Bir Münir Özkul Filmi Işığında Lenin’de “Öncü İşçi” Kavramı

07.07.2011 | Sinan KARASU

oh olsun filminden

“Öncü işçi” kavramı, yani fabrika ve işyerlerindeki öncü unsurlara ulaşma amacı söz konusu olduğunda, fabrikadaki en politik ya da devrimci işçiler değil, bazen geri bilinçli olsa bile, işçilerin güvendiği, sözüne itimat ettiği ya da edebileceği işçiler söz konusudur. Çalıştığı işyerinde oturuşu kalkışıyla, kurduğu ilişkilerle, çalışmasıyla vb. güven kazanmış, sevilip sayılan biri “öncü işçi” kavramının tam tanımıdır. Tüm bunlara ilaveten, sınıf bilinçli de olması elbette harikulade olur, ama kavrama uygunluk açısından böyle bir gereklilik yoktur. Bu açıdan, Oh Olsun filmindeki Burhan Usta, “öncü işçi” kavramının çok iyi bir temsilidir. Üstelik işçileri mücadele konusunda dizginleyici bir rolde olması sebebiyle, kavramın özünü görmeyi daha da kolaylaştırmaktadır.

Lenin’in “öncü işçi” kavramı örgütlenme teorisinin temelini oluşturur. Mücadeleye yeni başlamış her devrimcinin sorduğu, “Milyonlarca işçiyi devrim davasına nasıl çekeceğiz? İşçilere tek tek mi ulaşacağız?” gibi sorulara bu kavramı doğru bir şekilde kavrayarak cevap bulabiliriz.

Belki de meselenin bu kilit niteliğinden olsa gerek, Lenin’in “öncü işçi” kavramı, tıpkı başka bir kilit kavram olan “profesyonel devrimcilik” gibi, yanlış anlaşılmış ve kapsamı daraltılarak kavrama olduğundan fazla bir siyasi anlam yüklenmiştir. Her iki kavramın da temelini oluşturan, “günlük yaşamın içinde kitlelerin içinde yer alarak devrimci olma” öğesi zayıflatılmıştır. Oysa iki kavramın da temelinde komünistlerin (“öncü işçi” ya da “profesyonel devrimci” olarak) kitleden yalıtılmaması gerekliliği farklı derecelerde öne çıkar.

Bu temelde, Lenin’in “öncü işçi” kavramını Ertem Eğilmez’in yönettiği Oh Olsun (1973) filmi ışığında kavramaya çalışmak yararlı olacaktır. Tarık Akan, Kemal Sunal, Halit Akçatepe ve Adile Naşit’in de oynadığı bu filmde, Münir Özkul’un canlandırdığı Burhan Usta karakteri Lenin’in “öncü işçi” kavramının en saf, en damıtılmış hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada, Burhan Usta’nın mücadeleye mesafeli, hattâ işçilerin mücadelesini engellemeye çalışan bir figür olarak çizilmiş olması, kavramın anlaşılması açısından yararlı bir karşıtlık oluşturmaktadır.[1]

Tipik bir “zengin çocuk-fakir kız” hikâyesi üzerine kurulu olan filmde, “nasır kalpli” fabrikatör Fehmi Bey’in (Hulusi Kentmen) üç oğlunu canlandıran Ferit (Tarık Akan), Ferdi (Halit Akçatepe) ve Fazıl Haznedar (Kemal Sunal), bir türlü babalarının istediği gibi birer adam olmayınca, Münir Özkul’un canlandırdığı Burhan Usta ile aynı fabrikada işçi olarak çalışmak zorunda kalırlar. Filmin arka fonunda ise düşük ücretlerden şikâyetçi işçilerin greve çıkmak için sabırsızlanmaları vardır. İşçilerin fabrikada bir ağabey, bir baba olarak gördükleri Burhan Usta, bir yandan işçilerin talepleri için patrona dert anlatmaya çalışırken, diğer yandan sık sık işçilere aklıselim çağrısı yapar (“acele etme oğlum, her şeyin usulü var, kanunu var, haydi sen işine bak”), hattâ onları sınıf işbirliği söylemleriyle (“henüz zamanı değil, yetiştirmemiz gereken siparişler var”) yatıştırır. İşçiler ise Burhan Usta’nın hatırına dişlerini sıkarlar (işçilerden biri, “Burhan Usta, hatırın olması sıkacağım şu herifin gırtlağını der”, patronu kastederek!).

Münir Özkul’un kızını canlandıran ve aynı fabrikada işçi olan Alev (Hale Soygazi) ile Ferit arasında fabrikada başlayan aşk, ailelerinden gizlice evlenip bir de çocukları olmasıyla sonuçlanır. Bunun üzerine Alev, kocasının, başka bir deyişle Fehmi Bey’in evinin çatı katına taşınır. Alev’in babası kızının Almanya’ya işçi olarak gittiğini zannederken, Fehmi Bey’in olan bitenlerden hiç haberi yoktur. Filmin sonlarına doğru bu ilişkinin açığa çıkmasıyla birlikte, önce Alev kucağında bebeğiyle baba evine geri döner, ardından Fehmi Bey Burhan Usta’yı işten atar. Bunun üzerine, Burhan Usta’nın atılmasını “son damla” olarak gören işçiler greve çıkarlar. Fehmi Bey’in oğulları da “biz de işçiyiz” diyerek geçerler grevin başına.

Adile Naşit tarafından canlandırılan Ferit’in annesi ise filmin düğümünü ve sınıf mücadelesini çözücü bir deus ex machina[2] işlevi görür. Önce gelinini bağrına basar, ardından fabrikanın yolunu tutup kocasına meydan okur. “Nankör” oğullarının ve işçilerinin greve çıkmasına öfkelenen Fehmi Bey’e, “âlemler aya gidiyor bey, işçiler greve gitmiş de ne olmuş?” der! Torununu gören Fehmi Bey yumuşar ve fabrikanın önündeki grevci oğullarının yanına giderek, “Siz işçi değil, benim oğullarımsınız. Bu fabrikayı benden iyi idare edecekseniz, buyurun fabrika sizin. Ben gidiyorum” der ve torununu kucağına alır. Ferit’in işçilere, “Arkadaşlar! Tüm haklarınız kabul edilmiştir! Haydi işbaşına!” duyurusuyla film mutlu sonla biter.

Lenin’in “öncü işçi” kavramına dönersek, kavrama fazla siyasi anlam yüklendiğini söylemiştik. Bunun aldatıcı bir nitelikte olduğunu belirtmek gerekiyor, zira kavrama ilk başta eklenen siyasi vurgu, devrimci örgütün siyasallaştırıcı işlevini (devrimci müdahalesini) geri plana itmesi bakımından amaçlanandan farklı bir sonuca varmaktadır.

Lenin’in “öncü işçi” kavramını onun işçi sınıfının öncü rolüne olan inancından bağımsız ele alamayız. Lenin’in işçi sınıfını devrimin temel gücü olarak görmesinin gerisinde işçi sınıfının toplumdaki özgül konumu vardır. Modern işçi sınıfı gerek işyeri yapılanması bakımından, gerekse de yaşam alanı (şehir) bakımından ortak hareket etmeye en müsait sınıftır. Aynı çatı altında toplanmış, ortak çıkarları olan onlarca, yüzlerce insanın kolektif hareket edebilme becerisi devrimin temel payandasıdır. Kapitalizm öncesi toplumlarda üretim daha ziyade bireysel düzeyde yapılıyordu. Kapitalizmde ise üretim toplumsallaşmıştır, büyük bir toplumsal faaliyet haline gelmiştir. Bu faaliyetin özneleri de işçilerdir.

Lenin’in “öncü işçi” kavramı bu kalabalık çalışma ortamında önderlik rolüne soyunarak yönlendirme yapacak işçileri anlatmak için kullanılmaktadır. Hal böyle olunca, öncü işçinin daha baştan, politik, sınıf bilinçli ya da devrimci bir işçi olduğu varsayılmaktadır. Oysa öncü işçi kavramının bu şekilde daraltılması yanlıştır. Olması gereken ideal ile devrimcilerin çoğu durumda karşılarına çıkan, çıkacak olan gerçek birbirine karıştırılmaktadır. Böylece kavramın somut-pratik işlevi kaybolmaktadır.

Lenin öncü işçi kavramına daha fazla nitelikli unsura ulaşmak adına başvurur ve aslında, öncü rolünü dar siyasi anlamda değil, daha geniş anlamda yorumlar. Troçki kelimenin iki anlamıyla siyasetten bahseder. Siyasi iktidarın alınması için yürütülen mücadeleye doğrudan bağlı olan anlamda siyaset ve “toplumsal hayatın tüm kesimlerindeki kolektif faaliyetleri belirleyen ve onlara kılavuzluk eden ilkelerin, yöntemlerin ve sistemlerin bütünü” anlamında siyaset.[3] Kelimenin birinci anlamıyla siyasete meraklı, bu anlamda siyasetten anlayan işçi arayışı devrimci mücadeleyi bir azınlıkla sınırlı tutmaktan başka bir sonuca yol açmaz. Oysa siyaseti, daha geniş anlamda, toplumsal hayatımızın birlikte çekip çevrilmesi olarak kavradığımızda, günlük ya da teorik siyaset konusunda kısıtlı bilgiye sahip olmasına karşın, gayet politik işçilerin var olabileceğini, olduğunu görürüz. Devrimci örgüt tam da bu tür unsurlara (“öncü”lere) ulaşarak, onları doğru sınıf bilinciyle donatmalı ve kelimenin ilk anlamıyla da siyasallaştırmalıdır.

Dolayısıyla öncü işçi, öncelikle, politik işçi, devrimci işçi değildir. Öncü işçiyi devrimci işçilerle sınırlı tutamayız; kavram daha genel bir içeriğe sahiptir.

“Öncü işçi” kavramını, tartışmayı işçi sınıfından da çıkartarak daha genel bir düzlemde ele almak yararlı olabilir. Fabrika ya da işyeriyle sınırlamadan düşünürsek, aslında her topluluğun içinde şu ya da bu özelliğiyle öne çıkan, sivrilen kişiler vardır. Bir arkadaş topluluğu içinde sohbeti çeviren, bir sorun olduğunda akıl danışılan, görüşlerine itimat edilen vb. kişi “öncü işçi”nin kavramsal özüne tekabül eder. Ortamın hâkimi, ya da daha hafif bir tabirle, merkezi o kişi ya da kişilerdir, onlar topluluğun doğal önderleridir.

Veya bir futbol takımını düşünelim. Oyunu yönlendiren, oyunun sıkıştığı anda herkesin yüzünü döndüğü, eline baktığı kişi yine aynı kavramsal özü anlatır. O futbolcunun en iyi, en yetenekli futbolcu olması, mesela en çok çalım atan, en çok gol atan futbolcu olması gerekmez, ama bu onu öncü olmaktan alıkoymaz.

Bu kişiler kendi doğallığında o işin ya da ortamın sivrilen unsurlarıdır. Söz konusu işin ya da ortamın devamını sağlayan kişilerdir.

Bu şekilde bakıldığında, öncü işçinin daha baştan politik-devrimci bir figür olmasına gerek yoktur, bu şekilde tanımlanması doğru değildir. Arkadaş ortamı ya da futbol takımındaki öncülüğü fabrikadaki duruma uygularsak, fabrikadaki işçilerin yüzlerini döndükleri, söylediklerine önem verdikleri, güvendikleri vb. bir işçi siyasi açıdan bilinçli olmayabilir, sınıf çıkarlarının farkında olmayabilir (elbette olması tercih sebebidir, ama olmayabilir). Lenin’in “öncü işçi” kavramında ve genel olarak örgütlenme modelinde böyle bir şart yoktur. Tersine, Lenin’in Ne Yapmalı? kitabında “kendiliğindenlik-dışarıdan bilinç” ikiliğinde ifade ettiği görüşler, bu politikleşmenin işçinin kendiliğinden yaşayıp tamamlayacağı bir süreç olmaktan ziyade, devrimci örgütün dışarıdan müdahalesiyle gerçekleşebileceği ve gerçekleşmesi gerektiği düşüncesi üzerine kuruludur.[4]

Öncü işçi, bulunduğu fabrikadaki işçi arkadaşlarına mücadelede öncülük edecek düzeye kendi başına gelmez, ya da kendi başına gelmesi gerekmez. Kuşkusuz, öncü işçi mücadele için gerekli sınıf bilincine kendi başına erişmiş olabilir, ama devrimci Marksistler bu siyasi olgunluğa erişmiş işçileri arayarak örgütlenme yürütemezler. Öncü işçi kavramını böyle dar bir anlamda kavramak birçok yönden ters tepecektir. Lenin’in öncü işçi kavramı, gerekli devrimci bilinçten yoksun olsa bile, yukarıda bahsedilen anlamda öncü olan işçilerin, devrimcilerin müdahalesiyle sınıf bilinçli birer militan haline getirilmelerine odaklanır; teorinin hedefinde bu tür kendiliğinden öncü olan işçilerin doğru öncüler, sınıf bilinçli öncüler haline getirilmesi vardır. Yani sınıf bilinçli bir öncü işçiden bahsediyorsak, komünist bir işçiden bahsediyoruz demektir ve bu anlamda, öncü işçi doğulmaz, öncü işçi olunur!

Sınıf bilinçli bir öncü işçi haline gelmeyi devrimci örgütün müdahalesi dışında tamamlanacak bir süreç olarak görmek, devrimci hareketin kitleselleşmesinin önünde bir engeldir. Mesela bir grevde ya da direnişte öncü işçi bulma telaşıyla, ağzı en çok laf yapan ya da siyasetten en çok anlayan, mücadeleden en çok haberdar olan vb. işçiye yönelmek, devrimci siyasetten uzak ama kelimenin ikinci anlamıyla gayet siyasi işçilerin gözden kaçırılması gibi hatalı bir tutuma kapı aralar. Bu tutumun yanlışlığı, mücadelenin birazcık ilerlemesiyle ve devrimci kadroların doğru müdahaleleri sonucu kimin öncü kimin artçı olduğunun kısa sürede değişmesiyle açığa çıkacaktır.

Bu nedenle “öncü işçi” kavramını devrimci kadroların müdahalesinden bağımsız olarak ele alamayız. Devrimci Marksistler için, öncü işçi kavramı, yani fabrika ve işyerlerindeki öncü unsurlara ulaşma amacı söz konusu olduğunda, fabrikadaki en politik ya da devrimci işçiler değil, bazen geri bilinçli olsa bile, işçilerin güvendiği, sözüne itimat ettiği ya da edebileceği işçiler söz konusudur.[5] Çalıştığı işyerinde oturuşu kalkışıyla, kurduğu ilişkilerle, çalışmasıyla vb. güven kazanmış, sevilip sayılan biri “öncü işçi” kavramının tam tanımıdır. Tüm bunlara ilaveten, sınıf bilinçli de olması elbette harikulade olur, ama kavrama uygunluk açısından böyle bir gereklilik yoktur.

Bu şekilde bakıldığında, Oh Olsun filmindeki Burhan Usta, “öncü işçi” kavramının çok iyi bir temsilidir. Üstelik işçileri mücadele konusunda dizginleyici bir rolde olması sebebiyle, kavramın özünü görmeyi daha da kolaylaştırmaktadır.

Yukarıda da belirtildiği üzere, filmin ilk sahnelerinden itibaren işçiler ücret artışı talebiyle greve çıkma planları yapmaktadırlar. İşçiler Burhan Usta’nın yanına her gidişlerinde greve çıkmanın yolunu döşemeye çalışırlar, ama Burhan Usta da her seferinde henüz zamanı olmadığını söyler. Birkaç işçinin sendikayla görüşmeleri neticesinde filmin sonuna doğru işçiler fabrikanın bir yerinde toplanırlar ve sınıf bilinçli öncü işçi rolündeki İhsan Yüce (“İhsan”), sendikanın ve hakem kurulunun grevi tanıdığını açıklar işçilere. “Şimdi grev oylaması yapıyorum” diye seslenir. Burhan Usta da dâhil olmak üzere tüm işçiler el kaldırır ve “istiyoruz” diye cevap verirler. İşçi İhsan da grev kararının alındığını açıklar ve “şimdi gününü tayin edelim” der. İşçiler, “hemen yarın” derler. Hepsi de coşkulu ve kararlıdır.

Ama bu noktada devreye başka bir öncü işçi girer: Sınıf bilincinden yoksun olan, ya da yanlış sınıf bilinciyle donanmış olan öncü işçi rolüyle, Burhan Usta. İşçilere şöyle seslenir: “Arkadaşlar, çocuklar! Acele etmeyin. Ben grev hakkımızı kullanmayalım demiyorum, ama şu anda işyerimizin acele siparişleri var. Bunları yetiştirmeden greve gidersek, işveren güç durumda kalır, belki de batar” der. İşçiler öfkelidir. Konuşmanın başından beri duyulan homurtular, Burhan Usta’nın son sözleriyle haykırışa dönüşür: “Batsın, bize ne!”

Ardından, Burhan Usta doğrularla yanlışları iç içe geçirdiği bir konuşma daha yapar. Bir yandan “grev işyerine karşı değil, işverene karşı yapılır”, “maksat batırmak değil, hakları almak”, “zaten ne zaman istersek bu makineler durur, bu bizim elimizde” gibi genel doğruları dillendirirken, diğer yandan “burası hepimizin ekmek kapısı”, “bence siparişleri bitirene kadar grev tarihini erteleyelim” gibi sınıf uzlaşmacı sözler sarf eder. Ama sınıf bilinçli öncü işçi İhsan da dâhil olmak üzere tüm işçiler ikna olur, yeni oylama neticesinde grev tarihi ertelenir.

Bu örnekte de görüldüğü üzere, işçiler sınıf bilinçli öncü işçi İhsan’dan da önce sınıf bilinçsiz öncü işçi Burhan’ın sözünü dinlemektedir. Burhan Usta işçileri görüşleriyle değil, doğal otoritesiyle, itibarı ve saygınlığıyla ikna eder. İşçilere hitabından da çıkartılabileceği gibi, o işçilerin hem arkadaşıdır, hem babasıdır. Kelimenin dar anlamıyla siyasi fikirlerinden ötürü değil, günlük hayattaki rolünden ötürü işçilerin güvenine mazhar olmuştur. Burhan Usta bu konumunu sınıf mücadelesi açısından doğru bir yönde kullanmıyor olmasına karşın, yine de bir öncü işçidir: Yanlış bir öncüdür, ama öncüdür!

Nitekim filmin sonunda greve çıkılmasına yol açan etken de Burhan Usta’nın işten atılması olur. “Kötü bir tesadüf sonucu” oğlunun evlendiğini öğrenen Fehmi Bey, sınıflar arası uzlaşmayı, herkesin eşit olduğu görüşlerini boş verip, kendi sınıfının bilincine uygun olarak (“yıllardır benim ekmeğimle karnını doyuran adam, bana ortak olacak ha! Öyle yağma yok!”) Burhan Usta’yı işten kovar. Bunu öğrenen işçiler Burhan Usta’ya, “sen gidersen biz de işi bırakırız” derler. Ama Burhan Usta, “fabrika işlerini bir ustanın şahsi meselelerine alet edemezsiniz” der. Böylece yine siyasallıktan uzak, ama insani değerler açısından öne çıkan bir tutum sergiler.
oh olsun filminden
Bu noktada, sınıf bilinçli öncü işçi İhsan belki de filmin konumuz açısından en kilit cümlesini kurar: “Ne olursa olsun, ilk defa olarak Burhan Usta’yı dinlemeyeceğiz. Hemen yarın greve gidiyoruz.” Demek ki bundan önce hep Burhan Usta’nın sözü dinlenmiştir! İhsan bu sözleriyle Burhan Usta’nın öncü işçi statüsünü teslim etmiş olur.

Burhan Usta’nın öncülüğü dürüstlüğünden, bencil olmamasından, çalışkanlığından, her fırsatta (kendi bildiği tarzda) eşitliğe, hak-hukuka vurgu yapmasından gelir. Bu olumlu insani özellikleriyle diğer işçilerin güvenini kazanmıştır ve onları harekete geçirme (ya da durdurma!) gücüne sahiptir.

Lenin’in “öncü işçi” kavramı tam da bu nitelikleri anlatır. Lenin fabrikalarda ya da işyerlerinde bu tür unsurlara ulaşarak onları gerçek sınıf bilinciyle, komünist fikirlerle donatmak gerektiğini savunur. İşyerlerinde bu tür işçilerin oluşturacağı komünist hücreler, yarın işçi sınıfını milyonlar halinde harekete geçirebilecektir. Yoğunlaşmış birimleri ifade eden kapitalist işletmelerde doğru görüşlere ve saygınlığa sahip birkaç öncü işçi, işçilerin huzursuzluğunun kaynama noktasına ulaştığı anda onların yüzlerini dönecekleri kişiler olacaktır.

Bolşevik örgütlenme modelinin işçi sınıfına ulaşma yöntemi budur. İşçileri işyerinden bağımsız düşünmez, işyeriyle bütün olarak düşünür. Böylece örgütlenme sırasında bir işçi bir işçiden daha fazlasını ifade eder.

Bu açıdan, Oh Olsun filmi teoriyi pratikte görmek açısından iyi bir malzeme sunmaktadır. Filmde ara ara sınıf bilinci vurgusu olarak adlandırılabilecek söylemler olmakla birlikte (mesela filmin bir yerinde Halit Akçatepe Tarık Akan’a dönerek, babası için “ona burada patron derler” der), aslında patronla işçinin gül gibi geçinip gidebileceği gibi yanlış bir önerme üzerine kuruludur. Ama yine de devrimci gözler açısından yararlı ve dahası eğlendirici bir filmdir.

3 Temmuz 2011


Notlar

[1] Film televizyonda defalarca gösterilmiş olup internet üzerinden de izlenebilmektedir.

[2] Deus ex machina: Hiçlikten çıkıp gelen tanrı anlamında. Antik Yunan ve Roma tiyatrosunda oyunun gidişatını dışarıdan müdahaleyle çözen beklenmedik, gizli eli anlatır.

[3] L. Troçki, Gündelik Hayatın Sorunları, Yazın yay., 2000, s. 21.

[4] Bu konu, önümüzdeki aylarda sitemizde yayınlanacak olan “Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine” başlıklı yazımızda ayrıntılı olarak işlenmektedir.

[5] Elbette buradan, her öncünün başımızın üstünde yeri olduğu sonucu çıkmaz. Öncü yanlış fikirlere sahip olsa bile, kelimenin ikinci anlamıyla (kolektif değerler, insan ilişkileri vb) politik olmalı, ya da bu değerlerden uzaklığı “iflah olmaz” düzeyde olmamalıdır.