12 Haziran Seçimlerinin Ardından

14.06.2011 | Sinan KARASU
AKP’nin bir kez daha seçimlerden başarıyla ayrılmış olması her şeyden önce Türk burjuvazisinin Erdoğan hükümetinden duyduğu memnuniyetle açıklanmalıdır. Erdoğan’ın seçim akşamı yaptığı “balkon konuşmasındaki” emperyal dil, AKP’nin neden bir kez daha başa geçtiğini anlatan iyi bir semboldür. Diğer yandan, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun rekor oy alması ve Kürt coğrafyası dışında da oylarını artırarak Adana ve Mersin gibi illerde ilk kez milletvekili çıkarması, dahası İstanbul’daki oylarını ve vekil sayısını artırması oldukça önemlidir. Kürt illerinde BDP’nin tasfiye edilmesi hamlesine Kürt halkı kitlesel olarak yanıt vermiştir. Batı’da ise Kürt sorununa hapsolmayan, Kürt ve Türk  emekçilerinin sınıfsal kimliğini de dikkate alan bir seçim ajandası başarılı olmuştur.

Adalet ve Kalkınma Partisi 2011 seçimlerinde oyların yarısını alarak üçüncü kez hükümet kurma hakkını elde etti. Seçimin galibi haftalar öncesinden belli olsa da, AKP resmi olmayan rakamlara göre yüzde 49,9 oy alarak (“her iki kişiden biri”) belki de kimsenin beklemediği kadar yüksek bir orana ulaştı. Bunun yanı sıra, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku adı altında seçime giren, BDP’nin ve sosyalistlerin desteklediği bağımsız adaylar da milletvekili sayılarını 22’den 36’ya çıkararak meclisin tek kutuplu bir “aynılar” diyarı olmasını önlemiş oldular.

AKP’nin bir kez daha seçimlerden başarıyla ayrılmış olması her şeyden önce Türk burjuvazisinin Erdoğan hükümetinden duyduğu memnuniyetle açıklanmalıdır. Erdoğan’ın seçim akşamı yaptığı “balkon konuşması”ndaki emperyal dil, AKP’nin neden bir kez daha başa geçebildiğini anlatan iyi bir semboldür. AKP döneminde Türk burjuvazisi serpilip gelişmiş, Türkiye emperyalist bir güç olarak dünyanın önde gelen ekonomileriyle yarışan bir ülke haline gelmiştir. Dahası AKP ekonomik krizin yükünü tamamen işçi ve emekçilere yükleyerek, sermayenin krizden zarar görmek bir tarafa, kârla çıkmasını sağlamıştır. Türk burjuvazisinin bu hizmetlerden duyduğu memnuniyet sandıkta ifadesini bulmuştur.

Erdoğan hükümette geçirdiği dokuz yılın ardından kendisini temsil eden (burjuvazinin temsilcisi) değil, gerçek muktedir olarak görmeye başladığından, belli sermaye çevreleriyle arası bozulmuş olsa da, bu uyumsuzluk bir kopuşa dönüşmemiştir. Bu noktada, AKP’nin sermaye açısından alternatifinin olmaması belirleyici etkenlerden biriydi. CHP’yi yedek güç olarak bir yıldır hazırlayan Türk burjuvazisi Kılıçdaroğlu’da umduğunu bulamamış ve “bilinmeyen”e yelken açmaktansa “yola devam” demiştir.

Erdoğan’ın seçim başarısında bir başka etken ise AKP’nin artık gerçek anlamda muktedir olmasıdır. AKP on yıla yaklaşan egemenliği döneminde burjuva devlet aygıtının ve genel olarak burjuva yönetim aygıtlarının (basından yerel yönetimlere kadar) tüm gözeneklerine sızmıştır. Erdoğan 2011’in kendisi açısından “son dönem” olmasını da hesaba katarak, bu seçimlere var gücüyle yüklenmiştir. AKP’nin sermayesi hazine yardımıyla da birleştiğinde, muazzam bir burjuva propaganda mekanizması işletilmiştir.

Özellikle de ikinci döneminde anti-demokratik uygulamaları, şovenist, dışlayıcı söylemi iyiden iyiye sivrilen AKP’nin seçilmesini bu “muktedir” konumuyla açıklamak gerekir. Gerek düzen partilerinin gerekse de ezilenlerin AKP’nin karşısına güçlü bir alternatif çıkaramamalarından da beslenen muktedir konumu sayesinde Erdoğan bir kez daha hükümet kurma imkânı elde etmiştir.

Elbette bunların hiçbiri seçmen iradesinin tecelli etmediği anlamına gelmiyor; yalnızca bu iradenin her şeyden yalıtık bir şekilde, kendi başına şekillenmediğini ve onu şekillendiren etkenlerin neler olduğunu ortaya koyuyor. İşçi sınıfı açısından gerçek bir işçi partisinin olmadığı koşullarda düzen partilerinden medet ummak kaçınılmazdı ve böyle de oldu.

Neyse ki bu denklemi bozan ve çözümün nerede olduğunu gösteren bir parıltı yok değildir. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun rekor oy alması ve Kürt coğrafyası dışında da oylarını artırarak Adana ve Mersin gibi illerde ilk kez milletvekili çıkarması, dahası İstanbul’daki oylarını ve vekil sayısını artırması oldukça önemlidir. Kürt illerinde BDP’yi tasfiye etme girişimlerine Kürt halkı kitlesel olarak yanıt vermiştir. Batı’da ise Kürt sorununa hapsolmayan, Kürt ve Türk emekçilerinin sınıfsal kimliğini de dikkate alan bir seçim ajandası başarılı olurken, Ankara gibi alınmayan yerlerde başarısız olunmuştur. BDP’nin “Türkiyelileşme” adımını Türk işçi ve emekçilerine ulaşmak olarak gördüğü her yerde bağımsız adaylar iyi bir hava yakalamış ve bu hava sandığa yansımıştır.

Buradan iki sonuç çıkarmak mümkündür: Birincisi, Türkiye’de sosyalist-devrimci siyaset için bir zemin vardır ve bu zemin, burjuva ideolojisine yakınlaşarak değil, ondan uzaklaşarak sağlamlaştırılabilir; ikincisi, Kürt sorununun muhatabı BDP-PKK’dir ve bu sorunun demokratik yollarla çözümü artık ertelenemez bir hal almıştır.

İlkinden ilerleyecek olursak, sol açısından bakıldığında seçimin iki mağlubu CHP ve TKP’dir. CHP sahte sol söylemleriyle iktidar olma hayallerini gerçekleştirememiş ve bir seçimden daha boynu bükük ayrılarak yeni bir “parti içi çekişme” dönemine göz kırpmıştır. Geri bilincinden ötürü CHP’den medet uman işçi ve emekçiler açısından kısa yoldan başarıya ulaşma perspektifinin ne kadar yanlış olduğu bir kez daha görülmüştür. Burjuvazinin has partilerinden biri olan, “işçilere ve sola açılma”yı Süleyman Çelebi gibi sendika bürokratlarını aday göstermekten vb. ibaret gören bir partinin alternatif olamayacağı ve bu tür bir alternatif arayışının, seçim akşamı Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşmada olduğu gibi züğürt tesellilerine mahkûm olacağı açıktır. Bu yüzden, güya “solu bölmemek” adına solla alakası olmayan partilere oy verenlerin muhasebelerini bir daha yapmaları şarttır.

TKP ise oy oranını bir kez daha düşürerek burjuva ideolojisi (esasen, yurtseverlik ve devletçilik) ile içli dışlı olmanın sonuçlarına ilişkin bir ders vermiştir. Onlarca propaganda aracına ve artan görünürlüğüne karşın TKP’nin 2007 seçimlerine göre oylarının 20 bine yakın düşüş göstermiş olması, seçimden çok önce, CHP’deki değişim bağlamında dile getirdiğimiz tespiti doğrulamakta ve sınıf çizgisinde ideolojik netliğin komünistler için nasıl bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Şubat ayında şöyle yazmıştık:

Elbette CHP’nin sola kayması işçi sınıfı devrimcilerinden çok yurtsever “sosyalistler” (Stalinistler) için bir sorundur. Burjuva siyaset sahnesinde sol şeridin iyiden iyiye boşalmış olmasını fırsat bilerek, Stalinizmden gelen sınıf işbirlikçi söylemlerini daha da yoğunlaştıran ve kendini yurtseverlik üzerinden var etmeye çalışan “sosyalist” siyasetler, “kısa yol”dan kitleye ulaşmaya çalışmanın, yani uyanıklıklarının bedelini CHP’nin sola kaymasıyla ağır ödeyecekler. Burjuva siyasetinde sol şeridin boş olmasına güvenerek emek-sermaye çelişkisinden uzaklaşarak siyaset yapılabileceğini ve solun tabanının genişletilebileceğini, sosyalist hareketin sayısının artırılabileceğini düşünen, devrime giden “kısa yollar” vaaz eden kesimler, burjuva ideolojisine verdikleri bu tavizle seçimlerde aldıkları birkaç oyun, kazandıkları birkaç insanın şimdi ellerinden uçup gittiğini, üstelik yanlarında başkalarını da götürdüğünü üzülerek izleyecekler.

Yurtseverliğin bir burjuva ideolojisi olduğunu kavrayamamış, sosyalizme olan genel bağlılığına karşın burjuva ideolojisiyle köklü kopuşu başaramamış olan kesimlerle bağ kurmak adına “çok şükür biz de yurtseveriz” diyen, sosyalist ideolojiyi kısa vadeli çıkarlarına feda eden “sosyalistler”, solcu yurtseverliğin dik âlâsını burjuvazinin yapabildiğini bir kez daha yaşayarak görecekler. Kitleler aynı söylemleri dile getiren partiler içinde her zaman daha büyük olanını tercih ederler. Yurtsever CHP varken yurtsever “sosyalist”lerin yüzüne kimse bakmaz! Gericilik döneminde kendisini işbilir zannedip devrimci teoriden taviz verenler, uyanık geçinmenin bedelini bir koyup üç kaybederek ödeyecekler.

Bu açıdan bakıldığında, TKP az bile kaybetmiştir! TKP burjuva yurtseverlik söylemiyle Kürt işçi ve emekçileri kendisinden uzaklaştırdığı gibi, Türk yurtseverliği oylarını ise CHP’ye kaptırmıştır.

İkinci sonuç ise Kürt sorunu bağlamında artık “Türk zihniyeti”yle mesafe kat edilemeyeceğinin tescil edilmiş olmasıdır. Mücadele yöntemleri, ideolojisi vb. ne olursa olsun, BDP-PKK bu ülkenin bir gerçeğidir ve Kürt sorununun çözümü Kürt kitlelerin bugünkü önderliği olarak bu siyasi partiden geçmektedir. Sandığa yansıyan güç de göstermiştir ki Kürt sorununun çözümsüzlüğünde direnmek ağır bedellere yol açacaktır ve bu bedelleri elbette yine her iki taraftan işçi ve emekçiler ödeyecektir.

Bu noktada, burjuva partilerinden ya da ideologlarından bir şey beklenemeyeceği açıktır. Burjuva medya seçimlerin neredeyse son bir ayını başbakanın seçim akşamı yapacağı balkon konuşmasına endekslemiştir. Başbakanın 2007’de savurduğu yalanlara karnı doymayan ve “bir daha, bir daha” diyerek başbakandan bari bu kez konuşmasında vereceği sözleri tutmasını dilenen burjuva ideologları yaltaklanmanın son noktasına gelmişlerdir. Az ya da çok muhalefet sergileyen kesimler ise daha yoğun bir baskıyla yüz yüze gelmişlerdir.

Tüm bunların ardından, işçi sınıfı devrimcilerini yine mücadele dolu bir dönemin beklediğini söylemek malumu ilam etmek olur. Seçimler bir kez daha işçi sınıfının devrimci alternatifinin yaratılmasının ne denli yakıcı bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Üçüncü kez iktidar olmanın verdiği güven ve kibirle saldırılarını yoğunlaştıracak olan AKP’ye karşı mücadeleyi bir bütün olarak kapitalist düzene karşı mücadeleyle birleştirmek zorundayız.

13 Haziran 2011