“Halk Devrimi” Üzerine

26.05.2011 | Harun YILMAZ
“Halk devrimi”, proleter devrimini savunmamanın, proleter devrimini başka baharlara ertelemenin adıdır. “Halk devrimi” proletaryanın halk (emekçi halk) içindeki devrimci açıdan üstün ya da ileri konumunu ve devrimdeki öncelikli rolünü muğlâklaştırmanın ve başka dinamikler aramanın adıdır. “Halk devrimi” teorisi, proletarya ile burjuvazinin iki ana sınıf olarak belirdiği her toplumda proletaryanın diğer emekçi kesimleri arkasına alarak devrimi gerçekleştirme perspektifini savunmak yerine, popülist lafların arkasına sığınarak proletaryanın önüne ara iktidar aşamaları koyar. Bu nedenle, işçi devrimi yerine “halk devrimi” denmesi çok şey değiştirir. Sınıfların devrimdeki rolünü yanlış sunması dışında, devrimi yolundan, yani burjuva düzenin kaldırılması hedefinden saptırır ve bunu burjuvaziyle ittifak pahasına yapar.

Devrimci Marksistler ile diğer sosyalistler arasındaki devrim tartışmalarının ana halkalarından biri devrimin nasıl tanımlanacağı, başka bir deyişle devrimin niteliği sorunu olmuştur. Bu tartışma geç kapitalistleşmiş bir ülke olmasından ötürü Türkiye özelinde daha da karmaşıklaşmış, kırk yılda kırk tane “farklı” devrim modeli ortaya atılmıştır. Marksizme sahte bir bağlılık gösteren akımlar arasında bu devrim anlayışlarından en çok rağbet göreni ise, yer yer başka sıfatlarla da beslenen “halk devrimi” olmuştur.

“Halk devrimi” perspektifinin Marksizmin kurucularının söyledikleriyle alenen çelişiyor olmasından ötürü, bu görüşü savunurken temel argümanlardan biri de güya “aklıselim”e başvurarak “halk devrimi” dense ne fark edeceği sorusu olmuştur. Buna göre, “halk devrimi” tabirinin, işçi (proleter) devriminden farklı olarak, kitlelere daha çok hitap edeceği ve halkın dilini benimseme gibi haklı bir kaygıdan beslendiği, “halk” derken de sonuçta işçi ve emekçilerin kastedildiği ve bu nedenle arada bir fark olmadığı vb. iddia edilmiştir.

Sorunun bu şekilde basitleştirilemeyeceği ya da “aklıselim”e başvurarak halledilemeyeceği, sosyalizmi temel kaynaklarından, öncelikle Marx, Engels ve Lenin’in eserlerinden ve pratiklerinden öğrenmeye çalışan herkes açısından açık olmalıdır. Marksizmin temel kaynaklarına ve o döneme geri dönen bir okur, hem tartışmaların kökenine hem de asli niteliğine dair doğru bir bakış açısı edinecektir.

Son dönemde, bu tartışmaların ilk ortaya çıktığı dönem olan 1920 ve 1930’ların komünist hareketiyle ilgili önemli çeviriler yayınlanıyor. Agora Kitaplığı’nın yayınladığı ve daha önce Türkçede basılmamış Lenin yazılarına erişme olanağı sunan Lenin külliyatı dışında, örneğin Yordam Kitap’tan ve İletişim Yayınları’ndan çok önemli eserler basıldı.[1] Bunlardan E.H. Carr’ın Komintern’in Alacakaranlığı eseri, başka şeyler dışında, “halk devrimi” sloganının tarihi konusunda önemli hatırlatmalar sunuyor. Gerçekten de kavramın ortaya çıkış sürecine bakmak, hem bu “yeni” sloganla nasıl bir amaç güdüldüğünü, hem de sloganın nasıl bir yalan üzerine (“biz de işçi sınıfı diyoruz, ama bununla yetinmiyoruz!”) kurulu olduğunu görmemizi sağlayacaktır.

Marksizmde “Halk Devrimi” Kavramı

“Halk devrimi” kavramına teorik dayanaklarını Marx-Engels’te ya da Lenin’de arayanların işe yarar bir malzeme bulamayacaklarını daha baştan söylemek gerekiyor. Marksizmin önderlerinde “halk devrimi” teorisi diye bir şey yoktur; “halk devrimi”nden olumlu anlamda bahsettikleri tek bir yer vardır, orada da, kavramı 1930’larda yürürlüğe sokan Stalinist ideologlardan tamamen farklı bir bağlamda ve anlamda zikretmişlerdir. Geri kalan örneklerde, gerek Marx ve Engels gerekse de Lenin devrim lafının başına bir sıfat ekleme gereği duyduklarında, bunu sınıfsal bir tabirle (burjuva/burjuva-demokratik devrim veya proleter/sosyalist devrim) yapmayı tercih etmişlerdir.

Bunun nedenini “devrim” teriminin tanımında aramak gerekir. On dokuzuncu yüzyılda yaşamış Marx ve Engels, o dönem ortaya çıkmış olan ve tarihi sınıflar arasındaki mücadele üzerinden anlamaya çalışan burjuva tarih okuluyla aynı yöntemi benimsemişlerdi. Buna göre, tarih, sınıf mücadelelerinin ürünüdür, devrimler de bu tarihi gelişimin en üst aşamalarıdır. Bu nedenle, Marx ve Engels devrimleri soyut ilerlemeler olarak değil, bir sınıfın başka bir sınıfa karşı üstünlüğünü ifade eden ilerlemeler olarak görmüşlerdi.

Biz bu perspektiften hareketle, devrimi şöyle tanımlamıştık:

Devrim, toplumda egemen olan, ama miadını doldurmuş bulunan sınıfın ekonomik ve siyasal iktidarının devrilmesi ve onun yerine iktidarı yeni bir sınıfın almasıdır. Devrim, devlet iktidarının yeni (devrimci) bir sınıfın eline geçmesi ve bu sınıfın üretim ilişkilerini ve ona bağlı olarak tüm toplumsal ilişkileri kökten değiştirmesidir. Bu açıdan bakıldığında, işçi devrimi, işçi sınıfının burjuvazinin egemenliğini sona erdirmesi, yani siyasal iktidarı burjuvazinin elinden alıp kendisini egemen sınıf haline getirmesi ve ardından, kapitalist üretim ilişkilerini kaldırarak yerine yeni bir üretim tarzı ve toplumsal ilişkiler inşa etmesidir.[2]

Marx ve Engels’e göre devrimi tanımlarken, devrimi kimin, hangi toplumsal kesimlerin yaptığından, hattâ devrimin kısa vadede en çok kime yarar getirdiğinden de önce, hangi sınıfı iktidara taşıdığına ve uzun vadede hangi sınıfın yararına olduğuna bakmak gerekiyordu. Bu açıdan, örneğin Fransız Devrimi’ni bir burjuva devrimi olarak tanımlamışlardı, zira bu devrim, eskinin egemen sınıfı olan soyluluğun iktidarına son verip, yerine burjuvazinin egemenliğini geçiren bir devrimdi, oysa devrimi yapan işçi ve emekçilerdi.

Marx ve Engels’in ve aslında diğer tüm sosyalistlerin bu devrimi burjuva devrimi olarak nitelendirmelerinin nedeni, devrimin tanımını yaparken kim tarafından yapıldığına, hangi toplumsal kesimler tarafından gerçekleştirildiğine değil, siyasi iktidarı ve dolayısıyla toplumda egemenliği hangi sınıfın eline verdiğine bakıyor olmalarıydı. Elbette işçi ve emekçilerin, ya da dilerseniz, halk kitlelerinin dâhil olmadığı devrim gerçek bir devrim değildir, ama kitlelerin dâhil oldukları Fransa’daki 1789 Devrimi’ni ya da 1848 Şubat Devrimi’ni 1917 Ekim Devrimi’nden ayıran bir özellik vardır, o da hangi sınıfı iktidara taşıdığıdır. Kuşkusuz devrimle egemen konuma yükselecek olan sınıf, devrimin özneleri arasında yer alacaktır, ama bu ikisi arasında (devrimin failleri ile devrimden esas yarar sağlayan sınıf arasındaki) azami örtüşme burjuva devrimlerinde söz konusu olamaz.

İşte Marx-Engels (ve onların görüşlerini yorumlayıp geliştiren Lenin) “halk devrimi” tabirini bu bağlamda kullanmışlardı. Marx 12 Nisan 1871’de, yani Paris Komünü sırasında kaleme aldığı bir mektupta şöyle yazıyordu:

18 Brumaire’imin son bölümüne bir göz atacak olursanız, orada Fransız Devrimi’nin bir dahaki girişiminin bu zamana kadar olduğu gibi bürokratik-askeri aygıtı bir elden diğerine geçirmek değil, paramparça etmek olacağını söylediğimi göreceksiniz. Avrupa kıtasındaki her gerçek halk devriminin önkoşulu budur. Nitekim Paris’teki kahraman partili yoldaşlarımızın giriştikleri iş de tastamam budur.[3]

Lenin Devlet ve Devrim’de bu alıntıyı aktarır ve şöyle der:

Marx’ın ağzından “halk” devrimi gibi bir sözün duyulması insana tuhaf gelebilir; neticede, Rusya’daki Plehanov’cular ve Menşevikler, hani Struve’un şu Marksist olarak görülmek isteyen takipçileri, Marx’ın bu ifadesini bir “dil sürçmesi” olarak görebilirler. Bu adamlar Marksizmi öylesine aşağılık bir liberal tahrifata uğrattılar ki gözleri burjuva devrimiyle proleter devrimi arasındaki karşıtlık dışında hiçbir şey görmüyor ve zaten bu karşıtlığı da gerçek hayattan tümüyle kopuk bir tarzda yorumluyorlar. (a.g.e.)

Lenin daha baştan esas karşıtlığın proleter devrimi ile burjuva devrimi arasında olduğunu ortaya koyar ve “halk devrimi”nin bu ikisi dışında başka bir devrim türünü değil, başka bir gerçekliği anlattığını söyler. Daha açık söylemek gerekirse, “halk devrimi” modern çağda burjuva devriminden ya da proleter devriminden ayrı olarak üçüncü bir devrim türü değil, bu devrimlerden birinin gerçekleşme biçimidir. Marx ve Lenin’in kullanıldığı anlamıyla “halk devrimi”, burjuva devrimlerinin bir altbaşlığıdır, burjuva devrimlerinin gerçekleşme yollarından biridir. Başka bir deyişle, bir “halk devrimi” niteliği taşıyan burjuva devrimleri vardır, bir de bu niteliğe sahip olmayan (tepeden inmeci) burjuva devrimleri vardır.

Lenin iki tür burjuva devrimi olduğuna dikkat çeker. İlki kitlelerin devrime bizzat özne olarak katıldıkları, devrimin seyrinde belirleyici rol oynadıkları burjuva devrimleridir. Örneğin Fransa’daki 1789 Devrimi ya da 1848 Şubat Devrimi bu nitelikteki burjuva devrimleridir. Bu devrimlerde halk kitleleri devrime bizzat katılmışlardır, yani bunlar Marx’ın kullandığı anlamıyla, gerçek birer halk devrimidir. Bu yüzden Lenin, “‘halk’ devrimi, yani çoğunluğu kendi dalgasına katıp sürükleyen bir devrim” nitelendirmesini kullanır.

Fakat halk kitlelerinin dâhil olduğu burjuva devrimleri dışında, bu nitelikte olmayan burjuva devrimleri de vardır. Yine Lenin’in sözleriyle,

Yirminci yüzyılın başındaki devrimleri örnek alacak olursak, elbette Portekiz ve Türk devrimlerinin her ikisinin de burjuva devrimi olduğunu kabul etmemiz gerekir. Fakat bu devrimler birer “halk” devrimi değildir, zira ikisinde de halk kitleleri, halkın ezici çoğunluğu kendi ekonomik ve siyasi talepleriyle gözle görülür bir ölçüde aktif ve bağımsız olarak sokağa inmemiştir. Hâlbuki Rusya’daki 1905-1907 burjuva devrimi Portekiz [1910] ve Türk [1908] devrimlerine ara ara nasip olan “parlak” başarılar elde edememiş olsa da, kuşkusuz “gerçek bir halk devrimi”ydi, zira halk kitleleri, halkın çoğunluğu, toplumun baskı ve sömürü altında bunalmış olan en alt katmanları bağımsız olarak ayağa kalkmışlardı ve devrime damgasını vuran şey kitlelerin kendi talepleri, yıkılmakta olan eski toplumun yerine kendi bildikleri tarzda yeni bir toplum kurma yönündeki kendi çabaları olmuştu.[4] 

Görüldüğü üzere, “halk devrimi” halk kitlelerinin kendi bağımsız çıkarları için bizzat sokağa inmelerini anlatır, devrimin niteliğini değil. “Halk devrimi” tabiri devrimde sınıf hatlarının karıştırılmasını değil, tam tersine netleştirilmesini amaçlayan bir kavram olarak kullanılmıştır. Devrim bir burjuva devrimi olsa bile, kitlelerin aktif bir şekilde rol aldıkları, sokaklara indikleri burjuva devrimleri ile tam tersi nitelikte, yani kitleleri işin içine katmayan, devrimi kapalı kapılar ardında gerçekleştiren ve bu nedenle kitlelerin taleplerini karşılamaktan ziyade burjuvazinin en yakıcı sorunlarını çözmekle yetinip güdük kalan devrimler de vardır.

Dolayısıyla “halk devrimi” Bismarkçı tepeden devrimin karşıtıdır, proleter devriminin bir alternatifi ya da ikamesi değildir. Lenin’in sözleri bunu anlatmaktadır:

 Devrim zamanında sosyalist taktiklerin temelinde ilerici sınıf olan proletaryanın halk devriminin başında yürümesi vardır (şu an Rusya’da gerçekleşmekte olan devrim bir burjuva devrimidir, zira halk için tam özgürlüğün ve tüm toprakların elde edilmesi burjuvazinin egemenliğini biraz da olsa azaltmayacaktır; çok açık ki devrimin bu sosyo-ekonomik nitelikte olması bir halk devrimi olmasına engel değildir).[5]

Marksizmin önderleri devrim bir burjuva devrimi olsa bile işçi ve emekçilerin bağımsız çıkarları olduğunu dikkate alıyor ve bu bağımsız çıkarları gerçekleştirebilmek için kitlelerin sokağa inmeleri gerektiğine vurgu yapıyorlardı. Aksi takdirde, devrim (burjuva devrimi) bir saray darbesinden farksız olurdu, aksi takdirde burjuva-demokratik devrimin demokratik yanı değil burjuva yanı ağır basardı, aksi takdirde devrime devrim demeye bin şahit gerekirdi, tıpkı 1920’lerin başında Türkiye’de gerçekleşen burjuva devriminde olduğu gibi.

“Halk Devrimi”nden Önce: “Halk” Masum bir Kelime midir?

Dolayısıyla Lenin’de, ya da ondan da önce Marx ve Engels’te halk devrimi konusunda bulabileceğimiz yegâne malzeme budur. “Halk devrimi” kitlelerin sürece dâhil oldukları burjuva devrimidir, o kadar![6] Ve görüldüğü üzere, bunun nedeni, “halk devrimi” tabirinin yanlış bir önermeden hareket ediyor olmasıdır: Devrimleri sınıflar üzerinden tanımlayan Marksist devrim anlayışına karşıt olarak, “halk” gibi muğlâk bir tabiri kullanmaktadır.

Lenin “halk” tabirinin bu muğlâk niteliği konusunda şöyle der:

 Marx ve Engels, sınıf ayrımlarını unutma eğilimi gösteren ve genel olarak üreticilerden, halktan ya da emekçi halktan bahseden kişilere kesin olarak karşı çıkmışlardı. Marx ve Engels’i okumuş biri, bütün bu eserlerde, herhangi bir ayrım yapmaksızın üreticilerden, halktan ya da emekçi halktan bahsedenlerin sürekli olarak alaya alındığını hatırlayacaktır. Genel olarak emekçi halk ya da işçiler diye bir şey yoktur; ya üretim araçlarına sahip olan ve zihniyeti ya da alışkanlıkları bakımından kapitalist olan –ve başka türlüsü de mümkün olmayan– küçük mülksahipleri vardır ya da tümüyle farklı bir zihniyete sahip olan ücretli işçiler, kapitalistlerle uzlaşmaz bir karşıtlık içinde olan ve onlara karşı mücadelede saf tutan büyük sanayideki ücretli işçiler vardır.[7]

Dolayısıyla “halk” devrimi adı altında yeni bir teori geliştirdiğini iddia eden kesimlerin, öncelikle Lenin’le yüzleşmeleri şarttır. Elbette Lenin sonrasında yeni bir teori geliştirilebilir, ama bu “yeni” teorinin Lenin’in ve Marksizmin kurucularının söyledikleriyle ilişkisi açıklanmadan bu teoriye Marksizm çerçevesinde meşruiyet kazandırılamaz.

Lenin’de “halk devrimi” konusunda destekleyici kanıt bulmanın güçlüğü, bu tabirin Lenin’in yaşadığı dönemde hiçbir Marksist tarafından savunulmamış olmasından, hattâ savunulmaya cesaret edilememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Lenin bu konuda çok fazla şey yazmamıştır. Ama “halk” tabiri her türlü popülistin dilinde olduğundan, Lenin buna ilişkin olarak yukarıda da görüldüğü üzere birçok şey yazmıştır. Bunların hepsi de “halk” tabirinin aldatmacalı niteliğine vurgu yapar: Farklı sınıflara mensup ve dolayısıyla farklı çıkarları olan kişileri tek bir torbanın içine sıkıştırır ve çıkarlarının ortak olduğu yanılsamasını uyandırır, böylece işçi sınıfını diğer sınıflardan unsurlara eşitler.

Oysa işçi sınıfının toplum içindeki rolü böyle bir eşitliğe izin vermez. Lenin bu durumu şöyle açıklar:

Bir kapitalist ülkede proletaryanın gücü, toplam nüfus içindeki sayısal oranından çok daha fazladır. Bunun nedeni kapitalizmin tüm ekonomik sisteminin kalbine ve sinir sistemine proletaryanın egemen olması ve ayrıca kapitalizm koşullarında emekçi kitlelerin ezici çoğunluğunun gerçek çıkarlarını ekonomik ve siyasi açıdan proletaryanın ifade etmesidir. Bu nedenle, proletarya, nüfusun azınlığını oluşturduğunda bile (ya da, proletaryanın sınıf bilinçli ve gerçekten devrimci öncüsü toplumda azınlığı oluşturduğunda bile) burjuvaziyi alaşağı edebilir ve bunun ardından, hiçbir zaman peşin peşin proletaryanın egemenliğinden yana olduğunu beyan etmeyen, bu egemenliğin koşullarını ve amaçlarını anlamayan ve ancak elde edeceği deneyimlerle proletarya diktatörlüğünün kaçınılmaz, gerekli ve meşru olduğuna inanacak olan yarı proleter ve küçük burjuva kitleler arasından yanına pek çok müttefik çekebilir.[8]

“Halk Devrimi” Teorisinin Tarihi

İşte Marksizmin abc’si olarak nitelendirebileceğimiz bu nedenden ötürü Marksizmin önderleri “halk” ve “halk devrimi” gibi sınıf işbirlikçi tabirlerden uzak durmuşlardı. 1930’lara gelene kadar kendini Marksist diye tanımlayan sosyalistler “işçi devrimi” ya da aynı anlama gelmek üzere, “proleter devrimi” tabirini kullanmışlar, bunun haricinde bir devrim tanımı yaptıklarında, burjuva-demokratik devrimden (ya da bunun çeşidi olduğunu açıkça belirttikleri devrimlerden) bahsetmişlerdi. Örneğin Bolşevikler, Rusya gibi devrimin acil niteliği bakımından burjuva-demokratik nitelikte olduğu bir ülkede, emekçi kitleleri “halk devrimi” gibi bir tabirle uyutmaya çalışmak yerine, gerçeği net bir şekilde ortaya koymuşlardı. 1930’lara gelindiğindeyse durum değişmiş ve o tarihten sonra kendisini Marksist olarak adlandıran kesimler arasında (Stalinistler ve Troçkistler) bu tabir üzerinden de bir ayrışma olmuştur. 

Aslında “halk devrimi” tabiri 1920’lerin ikinci yarısında hazırlanmış bir zemin üzerinde yükselir. Bu teori, Marksizm açısından tamamen yanlış başka bir teorinin doğrudan sonucu olarak görülmelidir: “Tek ülkede sosyalizm” teorisi.

Bolşevikler Rusya’daki devrimi ilk andan itibaren uluslararası bir mesele olarak görmüş, sosyalizmin dünya çapında kurulabilecek ve öncelikle de üretim araçlarının ve proletaryanın gelişkin olduğu ülkeler tarafından başı çekilecek bir mücadele olduğuna inandıklarından, Rusya’daki devrimi Avrupa devrimine bir “peşrev”, bir başlangıç olarak görmüşlerdi. Örneğin Lenin devrimden hemen sonra çok net bir ifadeyle, “Rusya’da başlayan sosyalist devrim, sosyalist dünya devriminin yalnızca başlangıcıdır” diye yazıyordu. Keza Ocak 1918’deki Sovyetler Kongresi’nde aynı görüşünü tekrarlıyordu: “Bize görevimizin zorlukları anlatıldığında, sosyalizmin zaferinin ancak dünya ölçeğinde mümkün olduğu söylendiğinde, biz bunu yalnızca, burjuvazinin ve onun gönüllü ya da gönülsüz yandaşlarının reddedilemez bir gerçeği çarpıtma girişimi olarak, özellikle umutsuz biri girişim olarak görüyoruz. Elbette sosyalizmin tek ülkede nihai zaferi olanaksızdır.” Aynı vurguyu Dördüncü Kongre’de de yapmıştı: “Tarihsel koşulların özgül bir birleşiminden ötürü uluslararası sosyalist devrim bayrağını yükseltme onurunu kabul edebilmiş bir halkız. Bu bayrağın güçsüz ellerde olduğunun gayet farkındayım yoldaşlar. Ben bunu zaten birkaç kez açıkça söyledim. Tüm ileri ülkelerin işçileri imdadımıza yetişmediği takdirde en geri ülkenin işçileri bu bayrağı yukarıda tutamayacaklardır.”[9]

Lenin iktidarda olduğu altı yıl boyunca Marksizmin bu temel doğrusunu tekrarlamaktan geri durmadı ve diğer Bolşevikler de aynı doğruyu sahiplendiler. Fakat Lenin’in ölümünün ardından bu teori bir kenara atıldı ve Stalin yavaş ama emin adımlarla, Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik iktidarının teorik ifadesi olan “tek ülkede sosyalizm” teorisini yaydı. Nihayet 1928 yılında bu teori tüm Stalinist partiler tarafından amentü haline getirildi.

Bu teori özünde tek bir şeyi anlatıyordu: Diğer ülkelerdeki mücadeleler Sovyet Rusya’nın, daha doğrusu işçi iktidarını gasp etmiş olan Sovyet bürokrasisinin çıkarlarına tabidir. Eğer güncel konjonktür diğer ülkelerde devrimden ziyade o ülke burjuvazisiyle işbirliğini gerektiriyorsa, o olmalıdır; başka bir şey gerekiyorsa, o yapılmalıdır, ama Sovyet iktidarı dünya devrimine değil, dünya devrimi Sovyet iktidarına tabidir. Bu değişiklik teorik ve pratik düzlemde “Komünist” Partilerin yönergesi haline geldi.

Aynı şekilde, halk devrimi teorisi de, tıpkı “tek ülkede sosyalizm” teorisi gibi, bu süreçte ve yavaş yavaş gündeme sokuldu.

E.H. Carr Komintern’in Alacakaranlığı kitabında “halk devrimi”nin 1930-35 yılları arasındaki izini sürer. Ama bu takibi daha geriye götürmek mümkündür. 1925-27 Çin Devrimi bu “teori”nin pratikte ilk uygulandığı örnektir. Bu devrimde proletaryanın bağımsız sınıf çıkarlarını bir kenara bırakan Stalin ve ekibi, Çin’deki proleter hareketini ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten milliyetçi küçük burjuva Kuomintang önderliğine tabi kılmıştı. Ulusal sorun söz konusu olduğunda, henüz başlangıç aşamasında bile olsa proleter hareketinin bağımsızlığını bağnazca savunmak gerektiğini söyleyen Lenin’in görüşleri, bizzat Lenin’in 1917’de eskimiş bir formül olarak nitelendirdiği ve antikalar müzesine kaldırılması gerektiğini söylediği “proletaryanın ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü” sloganına sığınılarak yok sayılmıştı. Kuomintang içinde çalışma yürütme perspektifi Kuomintang’a tabi olmaya dönüştürülmüş, bu milliyetçi hareketin başkanı Çankayşek’e Komünist Enternasyonal’in fahri üyeliği taltif edilmiş, Çankayşek de bunun karşılığında onbinlerce komünisti ve işçiyi katletmişti. Fakat Stalin yılmamış, bu kez aynı hamurdan olan “Sol Kuomintang”da şansını denemiş ve aynı akıbetle burada da karşı karşıya gelmişti.  

Fakat bu dönem henüz devrim perspektifine teorik düzeyde “açılım” getirme çabalarına sahne olmadı. Lenin’in eski ve muğlâk “proletaryanın ve köylülüğün devrimci-demokratik diktatörlüğü”[10] formülüne sığınma girişimi söz konusu olsa da, kavramın geç kapitalistleşmiş ülkelere özgü olduğu vurgusu da vardı. Oysa “halk devrimi”, bir ülkede proletaryanın sayıca ve nitelikçe güçsüz olduğu tezinden de bağımsız olarak, proletaryanın genel olarak acizliğini veri almıştır ve yalnızca geç kapitalist ülkelerde değil, ileri kapitalist ülkelerde de diğer sınıflarla ilkesiz birlikteliği varsayar. Böyle bir revizyona gitmek için biraz daha beklemek ve tedbirli ilerlemek gerekiyordu. Bu yüzden 1930’larda Lenin’in gölgesine sığınmaktan vazgeçerken önce ismin sonra cismin değiştirildiği havası verildi. 

Carr’ın yazdığına göre, Alman Komünist Partisi’nin (KPD) Ocak 1931’de toplanan merkez komite toplantısında raportör Thälmann, “partinin ana stratejik sloganı” olarak halk devrimi sloganını ortaya atar (s. 49). İki ay sonra toplanan Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu (KEYK) onbirinci toplantısında bu slogan kabul edilir ve böylece Stalinist harekette genelgeçer bir statü elde eder. Alman partisinin bu teoriyi ortaya atarken Stalinist bürokrasiden bağımsız hareket ettiğini düşünmek zordur. Neticede bu döneme gelindiğinde, Stalinist bürokrasinin Komintern’deki hâkimiyeti mutlak düzeydeydi.

Burada kritik olan husus, “halk devrimi”nin işçi devriminden farklı bir içeriğe sahip olmadığının iddia edilmesidir. Buna göre, halk devrimi “yalnızca sosyalist proleter devriminin eşanlamlısı”ydı; halk devrimi “proletaryanın hegemonyası altında gerçek bir halk devrimi”ydi (a.g.e.).

Ama gerçek amacın (işçi devrimini başka baharlara ertelemek) ne olduğuna dair ipuçları da yok değildi. Örneğin KEYK toplantısında konuşan Alman delege halk devrimi sloganını “Versay ve Young kampanyalarından kurtulma kampanyasıyla ve KPD’ye küçük burjuvaziyi kazanma çağrısıyla ilişkilendirmişti.” (s. 54) Bu beyana odaklanarak, “halk devrimi” sloganının neden sınıf işbirlikçi bir slogan olduğunu görmek mümkündür, zira bu bilinçsiz “itiraf”ta halk devrimi sloganının burjuvaziyi ve küçük burjuvaziyi “devrim”e kazanma arzusu taşıdığı olabildiğince açık bir şekilde belirtilmektedir; burjuvaziyi devrime “kazanmak” tümden yeni bir icatken, küçük burjuvaziyi devrime kazanmak ise başvurulan yöntem bakımından yeniydi.  

Versay Antlaşması Almanya’nın varlığını fiilen olanaksızlaştıran emperyalist bir yağma antlaşmasıydı. Bu nedenle Almanya içinde çok geniş kesimlerden tepki toplamıştı. Öyle ki 1920’lerin başında Alman komünistleri içinde belli bir kesim de bu dalgaya kapılmış ve bir emperyalist antlaşmaya işçi sınıfının devrimci karşı çıkışı ile küçük burjuva karşı çıkış arasındaki çizgiyi silikleştirmişlerdi. Lenin bu yanlışa ilişkin olarak “Sol” Komünizm kitabında şöyle yazıyordu:

Alman “solcularının” kuşkuya yer bırakmayan hatalarından biri de, Versay Antlaşması’nı tanımayı kesinlikle reddetmeleridir. Mevcut durumda Alman komünistleri, komünizm Almanya’da zafere ulaştığı takdirde Versay Antlaşması’nı kesinlikle reddedeceklerini vaat ederek ellerini kollarını bağlamamalıdırlar. Versay Antlaşması’nı işimize yarayacak şekilde reddetme olanağı, Sovyet hareketinin yalnızca Almanya’daki değil, aynı zamanda uluslararası alandaki başarılarına bağlıdır. Emperyalizm tarafından ezilen, emperyalizmin boyunduruğu altında yaşamaya itilen diğer ülkelerin kurtuluşu sorunundan önce, Versay Antlaşması’ndan kurtulma sorununa mutlak, kesin ve acil bir öncelik vermek, devrimci enternasyonalizm değil, tam da Kautsky, Hilferding, Otto Bauer ve benzerlerine layık küçük burjuva milliyetçiliğidir. Almanya dâhil olmak üzere herhangi bir büyük Avrupa ülkesinde burjuvazinin alaşağı edilmesi, uluslararası devrim için öyle büyük bir kazanım olacaktır ki, bunun uğruna, Versay Antlaşması’nın daha uzun süre geçerli olmasına katlanılabilir ve icap ederse katlanmak gerekir.[11]

Bu çerçevede, yukarıda bahsi geçen KEYK’in Versay karşıtlığı zımnen burjuvaziye ve diğer mülk sahibi kesimlere “oynama” imasını taşımaktadır. Lenin’in uyarılarından sonra Alman komünistleri çizgilerini düzeltmişlerdi ve komünistler açısından Versay’a karşı devrimci tutum zaten belliydi. Fakat buradaki müdahaleyle yeni bir yön çiziliyordu. “Halk” tabirini kullanarak, proleter olmayan kesimleri, esasen de burjuva hükümetleri ürkütmeme kaygısıyla sınıf ekseni kaydırılıyordu. Bu çizgi, “faşizme karşı mücadele” adı altında emperyalist burjuvaziyle sınıf işbirliğini o kadar ileri boyutlara taşıyacaktı ki birkaç yıla kalmadan dünya devriminin partisi olarak kurulmuş Komintern, “sömürgelere özgürlük” hakkını savunmaktan vazgeçecek kadar alçalacaktı.

Alıntının diğer kısmında da küçük burjuva kesimlere seslenme kaygısı açıkça belirtilmektedir. Stalinistler devrim perspektifini değiştirmediklerini iddia ederken, sorunu “ulusal” bir tarzda ortaya koyarak Hitler faşizmine karşı sınıfsal perspektifi terk ediyorlardı. Nitekim teori ortaya atıldıktan beş yıl sonra, 30 Ocak 1935’te niyetler daha açık bir şekilde ortaya konulacaktı:

KPD merkez komitesi “faşist diktatörlüğü devirmek için kapsayıcı bir proletarya birleşik cephesi ve ulusal cephe” kurulmasına çağrıda bulunan bir karar tasarısı kabul ederek bu tavsiyeye uydu; bu yola karşı direnecek olanlar “sekterlik” ve “oportünist uzlaşmacılık”la suçlanacaklardı. Nihai hedef, “bir Sovyet yönetimi altında sosyalist özgür bir Almanya için halk devrimi”ydi. (a.g.e., s. 181)

Komünistler için “ulus”un anlamı açık olduğuna göre, ulusal cephenin anlamı da açık olmalıdır: Ulusal cephe ihanet cephesidir! Proletaryadan diğer sınıflarla birlikte “ulus” olmasını istemek, sınıf çıkarlarını “bir süreliğine” bir kenara bırakmasını istemektir. Bu amaçla yeri geldiğinde “ulus” tabiri de kullanılabilir, “halk” tabiri de, ama ikisi de aynı amaca hizmet eder.

İşte “halk devrimi” sosyalist hareketin lügatine bu şekilde sokuldu.

“Halk Devrimi” Neden Yanlış Bir Kavramdır?

“Halk devrimi”, proleter devrimini savunmamanın, işçi sınıfının önüne ara iktidar aşamaları koymanın, proleter devrimini başka baharlara ertelemenin adıdır. “Halk devrimi” proletaryanın halk (emekçi halk) içindeki devrimci açıdan üstün ya da ileri konumunu ve devrimdeki öncelikli rolünü muğlâklaştırmanın ve başka dinamikler aramanın adıdır. Marksistler açısından iki devrim türü vardır, biri burjuva-demokratik devrim, diğeri sosyalist proleter (işçi) devrimi. “Halk devrimi”, güya bunların “ötesine” geçmeye çalışarak proleter devrimini burjuva iktidara tabi kılma girişiminin adıdır.

Halk devrimi, emekçileri sınıfsal düşünme tarzından uzaklaştırır. Oysa Marksizm bize sınıfsal düşünmeyi ve dahası işçi sınıfını toplumdaki diğer emekçi kesimlerle bile eşit görmemeyi öğretir.[12] Bunun nedeni proletarya dışındaki emekçi kesimlerin nesnel konumlarından ötürü tutarlı bir devrimci çizgi izleyemeyecek olmalarıdır. Bu kesimler proletarya ile burjuvazi arasında arada derede bir konum işgal ederler. Bir yandan işçiler gibi çalışarak hayatlarını kazanırlar, diğer yandan doğrudan mülk sahibi sıfatıyla ya da mülksahibi kesimlerle farklı şekillerde yakınlıklarıyla burjuvaziye meylederler. Bu nesnel konumlarından ötürü burjuva ile proletarya arasında yalpalamaya mahkûmdurlar. Bu nedenle devrime elbette bütün emekçi kesimler (hattâ iş oraya geldiyse, bazı burjuvalar da) katılacak olmasına karşın, Marksist teoride devrim bunların muhtemel rolleri dikkate alınarak tanımlanır. Troçki’nin sözleriyle,  

Bütün büyük devrimler, ulusun bütün canlı ve yaratıcı güçlerini devrimci sınıfın çevresinde birleştirdikleri ve ulusu yeni bir çekirdeğin çevresinde yeniden kurdukları için ve sadece bu anlamda, birer halk devrimi ya da ulusal devrimdir; bunu anlarız. Ama bu bir slogan değildir; devrimin sosyolojik bir tasviridir ve üstelik daha kesin ve somut bir tanım gerektirmektedir. Bir slogan olarak anlamsızdır, şarlatanlıktır, işçilerin kafalarını bulandırmaktır.[13]

Dolayısıyla “devrimi halk yapacağı için halk devrimi diyoruz” söylemi, siyaseten ya anlamsızdır ya da ihanetin yolunu döşemektir. Devrimin halk tarafından yapılacak olmasına bakarak “halk devrimi” denmesi gerektiğini savunanlar, 1789 Fransız Devrimi’ne neden burjuva devrimi dediklerini de açıklamak zorundadırlar. 1789 bir burjuva devrimidir, zira devrimin öncüsü ve iktidara getirdiği sınıf burjuvazidir. Çağımızın devrimleri ise proleter devrimleridir, zira bu devrimlerin öncüsü ve iktidara getirdiği sınıf proletarya olacaktır. 

Proletarya toplumdaki nesnel konumundan ötürü devrimin öncüsüdür. Proleter devrimi her şeyden önce bunu anlatır. Proletarya sayısal bakımdan toplumda çoğunluğu oluşturması dışında, gerçek ağırlığı sayısal gücünün de ötesindedir. Proletarya gerek işyeri gerekse de yaşam alanı bakımından kolektif rol oynamaya daha müsaittir. Bu nedenden ötürü devrimde “halk”ın rolü sınıfsal çizgilerle belirlenir. Proletarya devrime önderlik eder, diğer emekçi kesimlerin belli bir kesimini yanına çekip, belli bir kesimini tarafsızlaştırır ve böylece “halk kitleleri”nin müdahalesiyle bir proleter devrimi gerçekleşir. Ama ne devrimin gerçekleşmesindeki rolleri, ne de devrimden sonraki rolleri eşittir.

Lenin buna çeşitli kereler dikkat çekmiştir: “Proletarya diktatörlüğü şu hakikatin açıkça anlaşılmasını ima ve ifade eder: Proletarya her kapitalist toplumdaki nesnel ekonomik konumundan ötürü, tüm emekçi ve sömürülen halk kitlelerinin, tüm yarı-proleterlerin (yani kısmen emek-gücünü satarak yaşayanların), tüm küçük köylülerin ve benzer kesimlerin çıkarlarını doğru şekilde ifade eder.”[14] Bu tespitin doğrudan sonucu ise, devrimin proletaryanın devrimi olmasıdır, yani proletarya diğer emekçi kitlelerle birlikte eşit bir platformda değil, onların taleplerini dillendirip onlara öncülük ederek, onları arkasına takmak suretiyle devrimi gerçekleştirir. Diğer emekçi kesimlerin devrimci rol oynamaları proletaryanın bu öncü rolü gerçekleştirmesine bağlıdır, zira Lenin’in sözleriyle, “kapitalizmde her zaman ezilen ve hayat koşullarında sık sık hızla ve önemli ölçüde kötüleşme, hattâ yıkım görülen bir toplumsal katman olarak küçük mülk sahibi, namı diğer küçük üretici, devrimci aşırılıklara kolay çekilir, ama sabırlı, sebatkâr, örgütlü ve disiplinli bir mücadeleye gelemez.”[15] Tüm bunlar, Lenin’in proletaryayı emekçi kitlelerin içinde eritmeye karşı çıktığını gösteren somut örneklerdir.

Bu yüzden devrimi “halk devrimi” olarak, hattâ işçi-köylü devrimi olarak adlandırmak bile yanlıştır. Lenin devrimden sonra bunu çeşitli vesilelerle anlatmıştır.

Gerçekten de 1917 Rusya Devrimi bu açıdan çok iyi bir örnektir. Bolşevikler köylülüğü (“halk”ın diğer kesimlerini) kazanmak için her türlü çabayı sergilemiş olmalarına karşın, devrimde proletarya ile köylülüğün (küçük burjuvazinin) rolünün aynı olmadığını hem söylemleriyle hem de icraatlarıyla göstermişlerdir. Örneğin Sovyetlerde köylülerle işçilerin temsil oranı beşte bir oranında farklılık gösteriyordu. Dahası Lenin tavrını kesin olarak ifade etmekten de kaçınmıyordu: “Proletarya diktatörlüğünün yeni devletin tüm mekanizmasını eline alan ve burjuvaziyi yenilgiye uğratıp küçük burjuvazinin tamamını (köylülük, alt orta sınıf ve entelijansiya) tarafsızlaştıran tek bir sınıfın egemenliği olduğunu anlamıyorlar.”[16]

Bu nedenle sınıf hatlarını yalnızca burjuvaziyle değil, küçük burjuvazi ve diğer emekçi kesimlerle de karıştırmamak gerekir. “Halk devrimi” teorisyenleri, Marksizmin özellikle titizlendiği bu konuda bilinçli olarak muğlâk bir tutum alır ve işçi sınıfını halkın içinde eritirler. Fakat sorun sınıf hatlarının muğlâklaştırılmasından ibaret değildir.

“Halk devrimi” teorisi sınıf çizgilerini söylemde muğlâklaştırarak eylemde devrimi burjuva düzenin sınırları içine hapseder. Proletarya ile burjuvazinin iki ana sınıf olarak belirdiği her toplumda proletaryanın diğer emekçi kesimleri arkasına alarak devrimi gerçekleştirme perspektifini savunmak yerine, popülist lafların arkasına sığınarak devrimin burjuva sınırların içinde kalmasını savunur, proletaryanın önüne ara iktidar aşamaları koyar.

Bu nedenle, işçi devrimi yerine “halk devrimi” denmesi çok şey değiştirir. Sınıfların devrimdeki rolünü yanlış sunması dışında, devrimi yolundan, yani burjuva düzenin kaldırılması hedefinden saptırır ve bunu burjuvaziyle ittifak pahasına yapar.

Mayıs 2011


Notlar

[1] Özellikle bkz. Alexander Rabinowitch, Bolşevikler İktidara Geliyor, Yordam Kitap, 2010;  E.H. Carr, Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi, Yordam Kitap, 2011 (daha önce Mer Yayınları tarafından basılmıştı, 1992); E.H. Carr, Komintern’in Alacakaranlığı, İletişim Yay., 2010; E. H. Carr, Komintern ve İspanya İç Savaşı, İletişim Yay., 2010; Moshe Lewin, Sovyet Yüzyılı, İletişim Yay., 2008.

[2] Devrim: Nedir, Neden, Nasıl?

[3] Aktaran Lenin, Devlet ve Devrim, Agora Kitaplığı, 2009, s. 39.

[4] Lenin, Devlet ve Devrim, s. 41.

[5] Lenin, Collected Works, c. 11, s. 458.

[6] Mesela Lenin’in kavramı şurada nasıl kullandığına dikkat edelim: “Kadetler bunu biliyorlardı ve tam da Novoye Vremya’ya yakışan bir tarzda bir kitle devrimi, halk devrimi geliştirme taktiklerinin yerine ‘patlatma’ taktiklerini koyuyorlardı.” A.g.e., c. 12, s. 130. Halk devrimi, yani kitle devrimi, başka bir deyişle kitlelerin katıldıkları devrim!

[7] Kronstadt’tan Parti İçi Muhalefete, Agora Kitaplığı, 2010, s. 206 (vurgu bize ait).

[8] Collected Works, c. 30, s. 274.

[9] Lenin, Sovyet İktidarı ve Dünya Devrimi, Agora Kitaplığı, 2009, s. 59, 41-42 ve 93.

[10] Bu konuda daha fazla ayrıntı için, bkz. Venezuela Devrimi ve İktidar Sorunu.

[11] Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, Agora Kitaplığı, 2010, s. 76-77.

[12] Öyle ki Lenin aynı nedenle, “emek” ya da “emekçi” tabirini bile yeterli görmez. Örneğin bkz. “İtalyan Sosyalist Partisi İçindeki Mücadele Üzerine”, Collected Works, c. 31, s. 377-96.

[13] L. Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, Yazın yay., 1998, s. 86.

[14] Collected Works, c. 30, s. 339.

[15] “Sol” Komünizm, s. 18.

[16] Collected Works, c. 29, s. 511.