Parlamenter Temsiliyet Kitlesel Teslimiyeti Şart Koşar!

05.05.2011 | Harun YILMAZ
Kapitalist toplumda parlamenter temsiliyetin kitlelerin teslimiyeti anlamına gelmesinin nedeni, temsil hakkı tanınanların denetlenememesi, bir kez seçildikten sonra bir daha kendilerinden haber alınamamasıdır. Dolayısıyla bir hakkı teslim etmeden elbette temsiliyet olmaz, ama teslim öğesi temsil öğesine ağır bastığında parlamenter temsiliyet kitlesel teslimiyete dönüşür. Bu burjuva temsiliyetin kökeninde kapitalist toplumun maddi koşullarının kitlelerde yarattığı atalet hissi vardır. Kapitalizmin olağan dönemlerde kitlelerde yarattığı bu pasiflik, siyaseti belli sayıda kişilerin tekeli haline getirir. Bu durumu değiştirmenin yegâne yolu, kitlelerin kendilerine ayıracakları zamanı artırabilmek için çalışma saatlerinin azaltılması ve çok daha nitelikli, bilimsel ve sınıfsal açıdan doğru bir eğitim verilmesi, yani kapitalizmin yıkılmasıdır.

Parlamenter temsiliyet sistemi kitlelerin kendilerini teslim etmelerini şart koşar! Burjuva meclisinde (“millet meclisi”nde) temsil, yani burjuva parlamenter sistemi, kitlelerin aktif siyasetle ilgilenmemelerini ve bu temelde oluşan boşluğu burjuvazinin temsilcilerinin doldurmalarını ifade eder.

Kitlelerin kendi sınıfsal çıkarları peşinde koşmaya heveslerinin, daha doğrusu dermanlarının olmaması burjuva toplumundaki parlamenter işleyişin ön şartıdır. Kitlelerin kendi sınıfsal çıkarları için aktif siyasetten el ayak çekmeleri üzerinde yükselen bu temsil sistemi (burjuva meclis), bunun doğal bir sonucu olarak, denetlenemeyen, geri çağrılamayan ve kitlelerden ziyade kendini temsil eden rahatı yerinde bir temsilci figürü yaratır. Dolayısıyla bu temsil sisteminin temel payandası kitlelerin kendilerini teslim etme ihtiyacı duymalarıdır.

Neden kapitalist düzende kitleler kendilerini teslim ederler, daha doğrusu bilinçsizce de olsa böyle bir ihtiyaç duyarlar? Bu soruyu cevaplamadan önce, “kitlelerin kendilerini teslim etmeleri” derken ne kastedildiğini açıklamak gerekiyor.

Kitlesel teslimiyet, kitlelerin kendilerini temsil etme haklarını (vekâletlerini=vekil) kendileri dışındaki birilerine, yani milletvekili adı verilen burjuva temsilcilerine teslim etmeleridir. Bu noktada hemen şöyle bir itiraz gelebilir: “Ne var ki bunda? Biz komünistler temsiliyet ilkesine ya da ilişkisine karşı değiliz ki! İşçi devletinde de temsil eden ve temsil edilen ilişkisi olmayacak mı? Buna karşı çıkmak anarşizm olmuyor mu?”

Bu soruları cevaplandırırken daha baştan meselenin iki yönünü ortaya koymak gerekir: Birincisi, devrimci Marksistlerin her türlü temsil ilişkisine karşı çıkmadıkları doğrudur; ikincisi, her temsiliyet ilişkisi teslimiyet potansiyeli taşır. Dolayısıyla işçi devletinde de temsiliyet ilişkisi devam edecektir ve benzer bir tehlike (temsiliyetin teslimiyete dönüşmesi) işçi devletinde de olacaktır.

Ne var ki bu tehlikenin potansiyel olarak var olması ayrıdır, gerçeğe dönüşmesi ayrıdır. Bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi için belli toplumsal dayanaklara ihtiyaç vardır. Bu dayanaklar kapitalist toplumun işleyişinin ayrılmaz parçası olduğundan kapitalist toplumda potansiyelin gerçeğe dönüşmesi kaçınılmazdır.

Bu dayanak, kapitalizmin kitlelerde yarattığı pasiflik ya da atalet ihtiyacıdır. Kapitalizm bir yanda geçinmek için işgücünü satmaktan başka çaresi olmayan mülksüzler yığını, diğer yanda da sermaye sahibi olması sayesinde çalışmadan zenginliğin büyük bölümüne el koyan burjuvalar şeklinde iki büyük kampa ayrılmıştır. Toplumdaki bu bölünme sonucunda milyonların yalnızca asgari geçimliğini sağlamak adına bile saatlerce çalışmak zorunda kalmaları, entelektüel ya da duygusal gelişimlerine zaman ayıramamaları, çoğu zaman düzgün bir eğitim alamamaları ya da aldıkları eğitimin burjuvazinin eğitimi olması çok somut ve belirleyici bir gerçekliktir. Günlük hayatın koşuşturmacası içinde maddi ve manevi açıdan yıpranan, yorulan ve dahası güvenini kaybeden kitleler açısından siyasetle aktif bir şekilde ilgilenmek ek bir külfettir.

Bu nedenle kapitalizmde olağan dönemlerde kitleler siyasal yaşamda öncelikle birer özne olarak değil; kullanılacak, istismar edilecek, şekillendirilecek birer nesne olarak bulunurlar. Saatlerce çalışma zorunluluğu, eğitimsizlik ve bahsedilen diğer etkenler kitlelerde işi birilerine havale etme, başkasının sırtına yıkma ihtiyacı doğurur. Siyaset, gerçekte, işçi ve emekçilerin kitlesel ve örgütlü olarak kendi hayatlarını çekip çevirmeleri, inisiyatif alarak sorunlarına çözüm bulmaları iken; burjuva toplumunun sınıfsal anlamda bölünmüş yapısı kitleleri siyasete yabancılaştırır ve onların adına, onlardan bağımsız olarak hareket edecek siyasetçiler yaratır.

Devrim tam da bu ataletin kırılması, kitlelerin siyasetle milyonlar halinde ilgilenmeleridir. Troçki Rus Devrim Tarihi’nde bunu şöyle ifade eder:

Devrimin en tartışma götürmez özelliği kitlelerin tarihsel olaylara doğrudan müdahaleleridir. … Keskin dönemeçlerde, eski düzen artık onlar için katlanılmaz hale geldiğinde, kitleler kendilerini siyaset arenasından ayıran duvarları birer birer yıkarlar, geleneksel temsilcilerini yerlerinden ederler ve bu müdahaleleriyle yeni bir düzenin başlangıç ortamını yaratırlar. … Devrimin tarihi bize göre, her şeyden önce, kendi kaderlerinin karara bağlandığı sahaya kitlelerin aniden dalmalarının öyküsüdür.[1]

Keza Lenin de aynı hususu vurgular: “Bilim ve pratik siyaset açısından bakıldığında, her gerçek devrimin başlıca belirtilerinden biri siyasal yaşama ve devlet örgütlenmesine aktif, bağımsız ve etkili bir şekilde katılmaya başlayan ‘sıradan yurttaşlar’ın sayısında eşi görülmedik derecede hızlı, ani ve keskin artıştır.”[2]

Kapitalist toplumda bu konuda (siyasetle aktif olarak ilgilenmeme) çeşitli derecelerde iyileştirmeler yapmak mümkün olsa da, soruna kesin bir çözüm bulmak mümkün değildir. Kapitalizm olağan dönemlerde kitleleri pasifliğe iter. Nitekim işçi sınıfının öz örgütleri olan sendikalarda bürokrasinin var olması da nesnel açıdan yine aynı zemine bağlıdır. Kitleler kendi sorunları için örgütlenip inisiyatif aldıklarında bile, kapitalist toplumun işleyiş yapısı kitleleri her an atalete sürükleyici, havale edici yönde sıkıştırmaktadır. Ayrıca kapitalizmin diğer, pasifleştirici araçları da bu konuda önemli bir destektir: Televizyon, içki, kumar ya da bahis oyunları, internet vb. Bunların hepsini bir kenara atmak doğru ya da mümkün olmasa da, böyle bir rol oynadıkları açıktır.

İşte bu çıkmaz, kapitalist toplumda temsiliyet ilişkisini teslimiyete dönüştürmektedir.

Kapitalist toplumda parlamenter temsiliyetin kitlelerin teslimiyeti anlamına gelmesinin nedeni, temsil hakkı tanınanların denetlenememesi, bir kez seçildikten sonra bir daha kendilerinden haber alınamaması, bunun sonucunda da kendi bildiklerini okumalarıdır. Dolayısıyla bir hakkı teslim etmeden elbette temsiliyet olmaz, ama teslim öğesi temsil öğesine ağır bastığında parlamenter temsiliyet kitlesel teslimiyete dönüşür.

Bu nedenle kapitalist toplumda kitlelerin temsiliyet ilişkisinde kendilerini teslim ettiklerinden bahsediyoruz. Başka bir deyişle kitlelerin burjuvazi tarafından teslim alınmaları değil, deyim yerindeyse, kendilerini teslim etmeleri söz konusudur. Bu burjuva temsiliyetin kökeninde de kapitalist toplumun maddi koşullarının kitlelerde yarattığı atalet hissi vardır.

Kapitalizmin olağan dönemlerde kitlelerde yarattığı bu pasiflik, siyaseti belli sayıda kişilerin tekeli haline getirir (bu belli kişiler elbette toplumdaki sermaye ve nüfuz sahipleridir). Marx’ın “doğal işbölümü” olarak nitelendirdiği işbölümü kapsamına dâhil edebileceğimiz bu ilişki, kitlelerin siyasal hayatın dışında kalmalarına ya da siyasete pasif bir şekilde katılmalarına yol açar. Böylece kendilerini temsil eden ya da temsil ettiği iddiasında olan kişiler, denetimden çıkıp kendi bildiklerini okuyabilirler. Bu nedenle Marx kapitalizmdeki parlamenter temsiliyet sisteminin, “her üç ya da altı yılda bir egemen sınıfın hangi üyesinin parlamentoda halkı temsil edeceğini ve ezeceğini belirle”diğini söyler.[3]

Kitlelerin pasifliğine yaslanan burjuva siyasetçiler, dile getirdikleri vaatlerin hiçbirini gerçekleştirmeden, hattâ çoğu zaman tam tersini gerçekleştirerek görev sürelerini geçirirler. Tabandan kitlesel bir baskı hissetmedikleri için, her türlü yüzsüzlüğü en ufak bir utanma belirtisi göstermeden gerçekleştirebilirler.

Bu nedenle kapitalizmde birtakım önlemlerle temsiliyet ilişkisini düzeltmeye ya da dönüştürmeye çalışmak başarısızlığa mahkûmdur. İşçi sınıfı siyaseti yapan devrimcilerin görevi yama yapmak değil, bu ilişkiyi tepetaklak etmektir. Elbette işçi sınıfı, kendisini temsil ettiği iddiasında olanları sıkıştırmak ve hesap vermeye zorlamak için her türlü reformu gerçekleştirmeye çalışacaktır, ama bu ilişkiyi temelden dönüştürmek asla mümkün olmayacaktır. Kapitalist toplumun temsiliyet ilişkisi kapitalist düzene kök salmıştır ve ancak kapitalizmin kökünü kurutmakla kökten değiştirilebilir.

Yaşadığımız topraklarda TBMM bu temsil-teslim ilişkisine dair sayısız örnek sunmaktadır. Örneğin burjuva mecliste “seçim startı” bir yıl önceden başlar. Ne de olsa koltuk pahalı! Lafa gelince ülkenin yönetimi, ulusun varlığı gibi laflarla mangalda kül bırakmayan, “önce vatan!” diyen vekiller, özellikle de seçim sathı mailine girilmesiyle birlikte “önce vatan”dan ne anladıklarını daha alenen gösterirler: Vatan, benim üzerinde bir koltuğum varsa vatandır! Mesela geride bıraktığımız Kasım ayında meclisteki bir görüntü basına yansıdı. Mecliste bulunmaları için milyonlarca lira para alan vekiller, meclis sıralarını boş bırakınca, yasa oylaması sırasında mecliste yalnızca 3 vekil vardı, zira geri kalanların bir kısmı seçim bölgesinde oy yatırımı yapmakla meşgulken, bir kısmı da diğer maddi çıkarlarının peşinde koşuyordu. Bu örnek, burjuva meclis ya da temsiliyet sisteminin başıboşluğunu göstermesi bakımından manidardır.

Buna benzer daha sayısız örnek verilebilir. Örneğin “siyaset” sözcüğünün Türkiye’de edindiği yan anlamlar aslında tam da bu temsil-teslim ilişkisini anlatır. Kitlelerin siyaseti aktif ve örgütlü bir şekilde katılacakları bir arena olarak görmemelerinden ötürü denetlenemeyen siyasiler, pasif kitleleri siyasetten nefret ettirecek kadar pervasızlaşabilmektedirler. Böylece geniş kesimlerin gözünde siyaset her türlü dalavere, rüşvet, yozlaşmışlık, kirli hesaplar vb. anlamına gelmektedir.

Bu husus işçi sınıfı devrimcileri açısından özellikle önemli bir noktaya işaret etmektedir. Çok açık ki, kitlelerin devrimci siyasete olan uzaklıklarını kendi dışımızdaki nedenlerle açıklamaya çalışmak siyaseten doğru bir tutum değildir. Fakat nesnel gerçeklikleri göz ardı ederek siyaset yapmaya çalışmak da doğru değildir. Kitleler kapitalist toplumda burjuva siyasetçilerin pisliklerini ve yozlaşmışlıklarını göre göre, yalnızca burjuva siyasetinden değil, genel olarak siyasetten soğumakta ve kendi çıkarları için, kendi sınıflarının safında mücadeleye atılmaktan bile çoğu zaman geri durmaktadırlar.

Elbette bu zorluğu aşmanın yolları vardır ve kapitalizmin hiçbir nesnel gerçekliği sermaye düzenine karşı mücadele etmenin önünde daimi bir engel oluşturamaz. Fakat kapitalizmin dinamiklerini kavrayarak ve kitleleri ittiği koşulları görerek, onları devrimci siyasete daha kolay çekebiliriz. Kitlelerin işçi sınıfı mücadelesinden geri durmalarının kökeninde siyasetten bu şekilde soğumuş olmaları ve genel olarak kapitalist toplumun yarattığı ataletin yattığını görmeden kitlelerle devrimci temelde bağ kurmaya çalışmak umutsuzluk ve hayal kırıklıklarını besleyecektir.

Kitlelerin burjuva toplumunda siyasetle ilgilenmek istememelerinin kökeninde kapitalist toplumun onları içine ittiği ağır çalışma ve yaşam koşulları vardır. Bu koşullar kitlelerin kendilerini burjuva siyasetçilere teslim ettikleri bir temsil ilişkisi yaratmaktadır. Temsil ilişkisini bozan, temsilden ziyade suiistimale dönüştüren bu durumu değiştirmenin yegâne yolu, kitlelerin kendilerine ayıracakları zamanı artırabilmek için çalışma saatlerinin azaltılması ve çok daha nitelikli, bilimsel ve sınıfsal açıdan doğru bir eğitim verilmesidir. Kapitalizm kâr için var olan bir üretim biçimi olarak, kitleleri aktif siyasete çekecek bu koşulları yaratamaz. Bu yüzden temsil ilişkisini düzeltmenin yolu, kapitalizmi ortadan kaldırmak ve yerine gerçekten demokratik yegâne temsil biçimi olan işçi devletinin demokrasisini geçirmektir.

Marx yukarıda aktardığımız alıntısında, burjuva temsiliyet sistemini işçi devletinin temsiliyet ilişkisiyle karşılaştırır. Bu sistem işçi sınıfının kendi mücadele deneyimleri sonucunda ortaya çıkmış ve Marx tarafından ayrıntılarıyla geliştirilmiştir. Burada, işçi sınıfının kapitalizmdeki bozuk temsiliyet ilişkisinin yerine ne koyması gerektiğini anlatması bakımından son olarak kısaca bunu ele almakta yarar var.

İşçi devletindeki temsiliyet ilişkisinin özünü temsiliyetin genişletilmesi ve böylece nitelik değiştirmesi oluşturur. Kapitalizmde belli bir azınlıkla sınırlı tutulan temsiliyet sistemi geniş kitlelerin aktif siyasete katılmalarıyla birlikte kabuk değiştirir. Lenin Devlet ve Devrim’de burjuva temsiliyet ilişkisinden kurtulmanın yolunun ne olduğunu sorar ve çözüm yolu, “elbette temsilî kurumları ve seçim ilkesini ortadan kaldırmak değil, temsilî kurumları laf üreten yerler olmaktan çıkarıp ‘iş yapan’ organlara dönüştürmektir” cevabını verir. İşçi devleti “parlamenter değil, aksine hem yasama hem de yürütme görevini üstlenmiş iş yapan bir organ olacaktır.”[4]

Lenin burada kapitalist toplumda temsiliyet ilişkisinin toplumun geneliyle olan bağlarını kurar. Gerçekte parlamentonun laf üreten bir yer olduğunu, gerçek işlerin kapalı kapılar ardında görüldüğünü, yani temsiliyetin aslında bir aldatmaca olduğunu söyler. İşçi devletinde ise durum farklı olacaktır.

Kitlelerin aktif siyasete girmeleriyle birlikte siyasi temsilcilerin sayısının artırılması ve işlerin dönüşümlü olarak yapılması esastır. İşçi sınıfı kendi özyönetim organlarına seçtiği temsilcilerini düzenli olarak denetleyecek, hesap soracak ve kendilerinden yabancılaşıp nüfuzlu kimseler haline gelmelerini engelleyecektir. Fakat sayının ve denetimin artırılmasına paralel olarak, temsilcilerin görev ve yetkileri de artırılacaktır. Lenin’in sözleriyle, işçi devleti

burjuva toplumunun satılık ve çürümüş parlamentarizmini kaldırır ve yerine, düşünce ve tartışma özgürlüğünün yozlaşıp bir aldatmacaya dönüşmediği kurumlar koyar, zira parlamenterler kendileri çalışmak, kendi çıkardıkları yasaları uygulamak, ortaya çıkan sonuçları kendileri sınamak ve de seçmenlerine karşı doğrudan hesap vermek zorundadırlar. Temsilî kurumlar varlığını devam ettirir, ama burada özel bir sistem olarak, yasama ile yürütme arasındaki işbölümü olarak ve temsilciler için ayrıcalıklı bir mevki olarak parlamentarizm artık yoktur. Temsilî kurumlar olmadan demokrasi, hattâ proleter demokrasisi bile düşünülemez, ama … parlamentarizmin [yani burjuva temsiliyetin] olmadığı bir demokrasi düşünebiliriz ve düşünmemiz de gerekir.[5]

Burjuvazi ne kitlelere güvenebilir ne de kendi sınıfının üyelerine. Bu yüzden çok başlılık ve dışlayıcılık burjuva temsiliyetinin özünü oluşturur. Oysa işçi sınıfı yapısı bakımından bu tür bir bölünmüşlüğe ihtiyaç duymaz.

Elbette işçi sınıfının tüm bunları yapabilmesi için burjuva parlamentosuna karşı Bolşeviklerin ilkeli ve esnek tutumunu kararlılıkla uygulayan devrimci bir mücadele yürütmesi zorunludur.[6] İşçi sınıfı ne “burjuva meclisten hiçbir şey çıkmaz” diyen sol doktrinerlerin ve anarşistlerin çizgisine, ne de parlamentoyu her şey olarak gören, hattâ devrimin bile parlamento aracılığıyla gerçekleşeceğini savunan reformistlere taviz vermelidir. Bugün kitlelerin gözünde en önemli siyasi arena olan parlamentodan proletaryanın devrimci amaçları doğrultusunda yararlanmalı ve bu sayede yarın günü geldiğinde, onun yerine kendi temsiliyet organlarını koyacak deneyimi ve birikimi elde etmelidir.

Mart 2011


Notlar

[1] L. Troçki, Rus Devriminin Tarihi, cilt 1, Yazın yay., 1998, s. 7.

[2] Lenin, Nisan Tezleri, Agora Kitaplığı, 2011, s. 46.

[3] Aktaran Lenin, Devlet ve Devrim, Agora Kitaplığı, 2009, s. 48

[4] a.g.e., s. 49

[5] a.g.e., s. 50-51.

[6] Lenin’in Komintern’in 2. Kongresi’nde temel görevler üzerine tezlerde yazdığı şu satırlar meselenin özeti mahiyetindedir: “Bir yandan, geri olan ya da küçük burjuva önyargılar taşıyan emekçi kitlelerin geniş kesimleri tarafından özellikle önem verilen yer parlamento kürsüsüdür; dolayısıyla komünistlerin propaganda, ajitasyon ve örgütlenme çalışması yürütmek ve Rusya’da burjuva parlamentosunun ulusal Sovyet kongresi tarafından dağıtılmasının neden meşru olduğunu (ve zamanı geldiğinde her ülkede meşru olacağını) kitlelere açıklamak için bu kürsüden yararlanmaları zorunludur. Diğer yandan, burjuva demokrasisinin tüm tarihi, özellikle de ileri ülkelerde, parlamento kürsüsünü eşi görülmedik sahtekârlığın, kitleleri mali ve siyasi açıdan aldatmanın, kariyerizmin, ikiyüzlülüğün ve emekçi kitlelerin baskı altına alınmasının, en temel olmasa bile, temel kanallarından biri haline dönüştürmüştür. Devrimci proletaryanın en iyi temsilcilerinin parlamentolara duyduğu büyük nefret bu yüzden gayet haklıdır. Komünist partiler ve Üçüncü Enternasyonal’e bağlı tüm partiler parlamenter gruplarıyla olabildiğince sert bir ilişki kurmalıdır; parlamento grupları tümüyle parti merkez komitelerinin denetimi ve yönetimi altına girmelidir; özünde devrimci işçilerden oluşmalıdır; milletvekillerinin konuşmaları parti basınında ve parti toplantılarında komünist açıdan en ince ayrıntısına kadar analiz edilmelidir; vekiller, kitleler arasında ajitasyon çalışması yürütmeye yollanmalıdır; İkinci Enternasyonal’e özgü eğilimler sergileyenler parlamento gruplarından atılmalıdır vb.” (Collected Works, c. 31, s. 192-93). Bu konuda daha fazla ayrıntı için, bkz. Boykot Üzerine.