Ergenekon ve Liberaller Üzerine

07.04.2011 | Harun YILMAZ
Türkiye tarihinde daha önce görülmedik şeyler oluyor. Çok değil on yıl önce dokunulmaz olanlar, burjuva cumhuriyetinin kuruluş döneminden bu yana devrimcilerin neler yaşadıklarını şimdi bizzat tecrübe ediyorlar. Daha dün açlık grevi yapan inançlı devrimcilere dil uzatıp “çaktırmadan yiyor bunlar” diyenler, şimdi “onurlu açlık grevleri”ne başvuruyorlar. Bir şeyler değişiyor değişmesine ama ne? Ne değiştiği bir tarafa, bir şeylerin değiştiği her durumda olduğu gibi liberaller gürültü çıkarıyorlar. Yaşanan olumsuzlara göz kapayıp, bir değiştiyse bin değişti diyor, atılan ileri adımları burjuvazinin ve burjuva hükümetin, geri adımları ise iktidarı destekleyenler hariç herkesi dâhil ettikleri “gericiler”in hesabına yazıyorlar.

Türkiye tarihinde daha önce görülmedik şeyler oluyor. Çok değil on yıl önce dokunulmaz olanlar, oturdukları yerlerden hiçbir zaman gitmeyeceğini düşündüğümüz kişiler, burjuva cumhuriyetinin kuruluş döneminden bu yana devrimcilerin neler yaşadıklarını şimdi bizzat tecrübe ediyorlar. Daha dün açlık grevi yapan inançlı devrimcilere dil uzatıp “çaktırmadan yiyor bunlar” diyenler, şimdi “onurlu açlık grevleri”ne başvuruyorlar. Askere gidemeyecek durumda olup rapor alanları canından bezdiren “paşalar”, şimdi içeriden kurtulmak için hastane koridorlarını arşınlıyorlar, vicdan sahibi olup askere gitmek istemeyenlere her türlü vicdansızlığı hak görenler, şimdi mahpustan kurtulmak için rapor alıyor ve “ülke yıllarca çürüklere mi emanet edilmişti!” diye dalga konusu oluyorlar. Devrimcilerin gece yarısı operasyonlarıyla katledilmesine göz yumup lâl olan, hakkını arayan meslektaşlarına bile sahip çıkmayan gazeteciler, şimdi sabahın köründe evlerinden alınmalarına veryansın ediyorlar vb. Bir şeyler değişiyor değişmesine ama ne?

Ne değiştiği bir tarafa, bir şeylerin değiştiği her durumda olduğu gibi liberaller gürültü çıkarıyorlar. Yaşanan olumsuzlara göz kapayıp, bir değiştiyse bin değişti diyor, atılan ileri adımları burjuvazinin ve burjuva hükümetin, geri adımları ise iktidarı destekleyenler hariç herkesi dâhil ettikleri “gericiler”in hesabına yazıyorlar. Bu karmaşanın içinde kaybolmadan doğrularla yanlışları ayıklamak zorunludur.

Daha önce çeşitli vesilelerle dile getirdiğimiz gibi, 1999 dönemeci Türkiye tarihi açısından çok kritiktir. Askeri yanı ağır basan Bonapartist yönetimin yerini olağan bir burjuva demokrasisinin aldığı bu süreçte Türkiye niteliksel açıdan farklı bir ülke haline gelmiştir. Öcalan’ın yakalanması, cezaevi operasyonları, idamın kaldırılması gibi siyasi gelişmeler birtakım ekonomik reformlarla birleşerek yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. AKP tam da bu başlangıcın daha istikrarlı bir şekilde ilerletilmesi için yaratılmış ve ülke yönetimine getirilmiştir.

Bu dönüşüm süreci Türkiye’de bir bütün olarak sermaye sınıfının somut ihtiyaçlarının siyasi karşılığıydı. 1980 sonrası dizginsiz sömürü ortamında gittikçe palazlanan ve bunun sonucunda içli dışlı olduğu uluslararası piyasalarla ilişkilerini daha da sıkılaştırma derdine düşen sermayenin eski siyasi işleyişi değiştirmesi gerekiyordu. Bu hem Türk burjuvazisinin ihtiyacıydı hem de uluslararası kapitalizmin talebiydi. Ergenekon tartışmalarının iki burjuva kanadının iddia ettiğinin aksine, ne Batı burjuvazisinin ülkeyi bölme-parçalama taktikleri, ne de yalnızca Soğuk Savaş sonrası yeni konsepte uyum sağlama girişimi söz konusuydu. Kapitalist sistemin yeni dünya düzeni bir etken olmakla birlikte, esas mesele Türkiye’deki sermayenin muazzam boyutlarda büyümüş ve kendi emperyalist çıkarları gereği diğer emperyalist güçlerle ilişkilerini düzeltme, ilerletme ve geliştirme arayışına girmiş olmasıydı.

Bu noktada, sermayenin içinde iki cephe ortaya çıktı. Anlaşılır olması adına TÜSİAD ve OYAK cepheleri (ya da bilinen adıyla, AB’ci liberal kanat ve statükocu kanat) olarak nitelendirdiğimiz bu bölünmeyi başka yazılarımızda ayrıntılı olarak tahlil ettiğimizden, burada şu kadarını vurgulamakla yetinelim: Bu bölünmeyi (farklı adlarla) ilk kez dile getiren liberallerin iddialarının aksine, her iki kanat da AB ve ABD ile ilişkilerin sıkı bir şekilde sürdürülmesinden, ana akım uluslararası sermayeyle ilişkilerin geliştirilmesinden yanadır. İki kanat da büyük sermayedir, mali sermayedir ve çıkarları emperyalist dünya ekonomisinin çıkarlarından bağımsız değildir. Aradaki fark: Uluslararası piyasalarla ilişkilerin geliştirilmesini bir kanat (geleneksel İstanbul sermayesi ve artık onunla aynı yönelime sahip olan sermaye grupları, örneğin “Anadolu kaplanları”) artık eski düzenin belli oranda değişmesi temelinde isterken, diğeri (OYAK ve çevresinde toplanan statükocu kanat) ise eski düzenin esas sahibi olarak statükonun devamı temelinde istemektedir. 

İşte Ergenekon operasyonlarının ya da Ergenekon olayının arkaplanında burjuvazinin bu dönüşüm süreci vardır. Kavganın iyice ayyuka çıktığı dönem olan 2000’lerde ilk burjuva-emperyalist kanat kendisine siyasi temsilci olarak AKP’yi seçerken, ordunun başını çektiği diğer statükocu kanat da milliyetçi (“ulusalcı”) Kemalist propagandaya hız vermiştir.

Buraya kadar söylenenler sol ya da sağ liberallerin (bugün artık meseleyi tamamen soyut “demokrasi” düzleminde tartışan sofu partizanlar hariç) söylediklerine çok aykırı değildir. Liberaller temsilcisi oldukları sınıfın çıkarlarını gizlemek adına sınıf çizgilerini muğlâklaştırmaya çalışıp farklı bir jargon kullansalar da, bu tespitlerin birçoğunun altına imza atabilirler. Fakat konuya yaklaşımdaki ayrım çizgisi bugün Ergenekon terör örgütü olarak tanımlanan darbeci kanadın amaçları, kimliği ve geçmişi konusunda ortaya çıkmaktadır.  

Kemalist-statükocu kanada göre zaten Ergenekon diye bir şey yoktur, Ergenekon bir uydurmadır, darbecilik hayal mahsulüdür, aslında güzide ordumuz yıpratılmak, iç ve dış tehdit karşısında güçsüz bırakılmak istenmektedir, askeri vesayet yok, sivil darbe vardır vb. Bu görüşler cevap verilmeyi hak etmeyecek kadar gerçeklikten ve ciddiyetten uzaktır. Türkiye’de yıllarca kendi yasalarına bile uymayan, bunu en aleni şekilde yapan bir resmi kurumun olduğu ve 2000’li yıllara kadar ülkenin gerçek efendisi olan ordunun bundan uzak kalamayacağı reddedilemeyecek bir gerçektir. Dolayısıyla liberallerin iddiaları üzerinden ilerleyelim.  

Liberallerin ana argümanı Ergenekon’un, ta İttihat ve Terakki’ye kadar uzanan bir “derin devlet” örgütlenmesi olduğu yönündedir. İlk bakışta radikal görünse de, bu yaklaşım devletin yaptıklarını teşhir etme konusunda radikal bir tutum olmak şöyle dursun, pisliklerin üstünü örten bir niteliğe sahiptir.

Kuşkusuz darbeci, kontrgerillacı güçlerin kökeni çok gerilere uzanmaktadır. Fakat Ergenekon adı verilen yapılanmanın sırf bu nedenden ötürü geçmişin devamı olarak görülmesi kabul edilemez. Bu tür illegal örgütleri, temsilcisi oldukları sermaye kanadından bağımsız ele alamayız. Ergenekon’u 12 Eylül öncesine dayandıranlar, 12 Eylül öncesindeki tüm resmi ve yarı-resmi katliamları bu devletin içindeki bir odağın, “derin devlet”in üzerine yıkarak, bizatihi yüzeyde olan devleti ve burjuvaziyi aklamaya çalışmaktadırlar. Buna gerekçe olarak da, kişilerin, yöntemlerin, örgütlenme ya da eylem tarzlarının vb. hemen hemen aynı olması gösterilmektedir.

Oysa bu benzerliğe karşın arada çok temel bir fark vardır: 12 Eylül öncesindeki (ve sonrasındaki) karşıdevrimci, kontrgerillacı örgütlenme burjuvazinin tamamının desteğini arkasına almıştı. Bu işleri yapan “derin devlet” değil, devletin ta kendisiydi. Burjuvazinin içinde o dönemde yirmibirinci yüzyıla girerken olduğu gibi bir bölünme yoktu. Dahası bölünme olsa bile, burjuvazi bu bölünmeyle uğraşamayacak kadar “meşgul”dü: Tabandan bastıran devrimci işçi hareketi burjuvaziyi daha da yekpare hale getirmişti. O dönemki “Ergenekon”, devletin ve burjuvazinin ta kendisiydi, onun icazetiyle iş görüyor ve sermayenin, ulusal ve uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına yanıt veriyordu. Bu örgütlenme devletin ta kendisi olarak, esasen 1990’ların ikinci yarısına kadar, burjuvazi içinde bölünmenin billurlaştığı döneme kadar varlığını sürdürmüştür – 12 Eylül öncesinde esasen devrimci hareketi hedef alırken, 12 Eylül’den sonra ise esasen Kürt ulusal hareketini hedef almıştır.

Bugünkü Ergenekon adı verilen yapılanma ise bu pisliğin arta kalanıdır; burjuvazinin tamamının değil, yalnızca belli bir kesiminin (statükocu burjuvazinin) kısmen desteğini almış, onun da amaçlarına tamamen uygun olmadığı için asli örgütlenmesi olmamıştır. Devletin ve burjuvazinin zamanında illegal işlerinde kullandığı ama yeni dönemde kullanışlılığı kalmayan unsurlar 2000’li yıllarda adeta bağımsız bir aktör olarak yine eskisi gibi at koşturmak istemiş, ama burjuvazi buna müsaade etmemiştir. Üstelik yalnızca liberal-muhafazakâr kanat değil, bu kesimlerden kendi çıkarları adına yer yer yararlanmakta beis görmeyen statükocu kanat da. 

Dolayısıyla burjuvazi geçmişte bu darbecileri, katilleri, ırkçıları vb. kullanmış olsa da, bugün kullanışlılıkları azalmıştır, hem liberal burjuvazi açısından hem de statükocu burjuvazi açısından. Bu nedenle bu kesimlere yönelik, yani sermayenin dur dediği yerde durmayan kontrgerillacılara-darbecilere yönelik bir temizlik operasyonu vardır. Devlet kendi pisliklerini bu pisliklere yıkarak temizleme derdindedir.  

Ergenekon operasyonlarını liberal ve muhafazakâr kalemlerin de kabul ettiği egemenler içindeki kamplaşmadan bağımsız ele alamayacağımız doğrudur, ama bu bölünmeyi irdelemeden de doğruya ulaşamayacağımız açıktır. Bugün darbeci olan kesim bir bütün olarak statükocu burjuvazi ya da ordu değil, onun içindeki bir kesimdir. Yüzünü Rusya, Çin gibi emperyalizmin üvey evlatlarına dönmüş olan bu küçük odak –eskinin kullanılıp atılmış, yeni dönemde eski kullanışlılığını yitirmiş olan odak– iki burjuva kampı arasındaki çatışmadan yararlanarak darbe yapmak ve Türk ekonomisinin ve siyasetinin yönünü bu tarafa çevirmek istiyordu (darbe yaptıktan sonra niyetlerin değişebileceğini söylemek malumu ilam etmek olur). Fakat bu talebin yalnızca liberal burjuvazi açısından değil, statükocu burjuvazi açısından (ve dahası uluslararası sermaye açısından) da bir çekiciliği yoktu.

Bunun nedeni, AB ile liberal çizgide bütünleşme yanlısı olan TÜSİAD sermayesi kadar, OYAK ve benzeri sermaye gruplarının da yüzünü Batı’ya, yani esas emperyalist odağa çevirmiş mali sermaye grupları olmalarıdır. Ordunun milliyetçi (ulusalcı) ideolojiye sarılması, ulusal sermaye olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de sermayenin çıkarı uluslararası kapitalizmin üvey evlatlarıyla değil, ana akımıyla bütünleşmekten yanadır ve aralarındaki çekişme (burjuva sınıfı içindeki kavga) bu “âli çıkar”a tabidir.  

Darbeci kesimler 1999 dönemeci öncesinde bu iki kesimin birlikte kullandığı, derin devletin falan değil, bizatihi burjuva devletin illegal işlerini yapan unsurlardı. Burjuvazinin yeni bir döneme girmesiyle birlikte bunların kullanışlılığı azaldı ve gözden düştüler. Bunun ardından, burjuvazinin iki kesimi arasındaki çatışmadan yararlanarak kendilerine alan açmaya çalıştılarsa da, ne yaranmaya çalıştıkları statükocu kanat bu faşistlere yeterince yüz verdi (ya da verebildi), ne de onlar iki burjuva kanadının arasına girebildi. Burjuvazi de bu fırsattan yararlanarak, kendi kirli geçmişinin faturasını bu kesimlere çıkardı.

Bu yüzden burjuvazinin darbecilere karşı savaşması mümkün değildir. Bugünün darbecileri dünün burjuva devlet aygıtıdır. Bugün burjuva devlet aygıtı bu fazlalıklarından kurtulmaya çalışmakta, liberaller de bize bunu toptan temizlik olarak yutturmak istemektedir.

Gelinen noktada, iki burjuva kamp arasında bir yakınlaşma ve adı konmamış bir anlaşma olduğu gözükmektedir ve bu esasen TÜSİAD merkezli sermaye kanadının istediği doğrultuda olmaktadır. “Ergenekon” adı verilen pislik geçmişte burjuvazinin tamamına bulaştığından, burjuvazinin tamamı bu darbeci, faşist, paramiliter güçlerden yararlandığından, sözde “geçmişle hesaplaşma” burjuva ideologlarının iddia ettiği gibi, “devletin bağırsaklarının temizlenmesi” şeklinde değil, bazı fazlalıklardan kurtulma ve dahası ihaleyi başka kesimlerin üzerine bırakma şeklinde ilerlemektedir.

Ergenekon operasyonu bağlamında, kimliği açıkça bilinen ve her halükarda hesap sorulması gereken kişi ve odaklar hâlâ rahat bir şekilde gezerken, operasyonun ucunun demokrat ya da sosyalist kimliğiyle bilinen kişilere dokunması ancak burjuvazinin kendi geçmişiyle hesaplaşamaması bağlamında anlaşılabilir. Burjuvazi demokratik dönüşüm sorununu çözemez, kendi geçmişiyle hesaplaşamaz. Bunu yapabilmesi için, kitleleri aktif bir şekilde siyasetin içine çekmek zorundadır ve bu da burjuvazi açısından kabul edilebilir değildir.

Çekişme burjuva aktörler arasında sürüyor olsa da, devrimci Marksistler elbette bu süreçte de bir taraftır, ama liberallerin istediği türde bir taraf değildir. Burjuvazinin kendi geçmişindeki pisliklerle tam olarak yüzleşemiyor olması, bu sürecin özünde olumlu bir nitelik taşıdığı gerçeğini değiştirmez. Darbeciler yargılanmalı, bu zamana kadar devletin ta kendisi olan ama kendisini çelik bir zırhla koruyan kesimlerden (en alttakinden en üst kademeye kadar) hesap sorulmalı, devletin ve burjuvazinin yürüttüğü bu operasyonun “hedefindeki”lerin esas mağduru olan devrimcilerden ve Kürtlerden devlet özür dilemeli, tazminat ödemelidir vb.

Mesele üç-beş “paşa”nın, darbeci-şovenist görüşleri bilinen birkaç ideoloğun yargılanmasıyla hallolacak kadar basit değildir. İpin diğer ucu gerçekten de çok gerilere uzanmaktadır, ama o temele dokunmak ancak sermayenin egemenliğini sorgulamakla, burjuva devletini sorgulamakla mümkün olacaktır. 

Tüm bunlar darbecilerle mücadelede taraf olduğumuzu, darbeci, statükocu ve ulusalcı vb. kanada asla taviz vermememiz gerektiğini göstermesi dışında, güya demokrat geçinen burjuva kanada da asla güvenmememiz ve kendi bağımsız sınıf hattımızı korumamız gerektiğini de ortaya koymaktadır. Elbette biz komünistler açısından kısmi olsun ya da olmasın bir temizliğin yaşanması önemlidir, ama burjuvaziye (demokrasi konusunda sicili bozuk olan burjuvaziye) güven aşılanmaması daha da önemlidir. Ancak bu sayede demokrasi çıtasını daha da yükseltebilir, sosyalizme giden yolda daha sağlam adımlar atabiliriz. 

27 Mart 2011