CHP’de Değişim: Statükoculuktan Düzenin Soluna?

20.03.2011 | Sinan KARASU
Bugün sırf AKP’den kurtulmak adına CHP’ye verilecek bir oy, işçi kitlelerin sınıf bilincinin daha da körelmesine yol açacak, işçi sınıfının AKP’sinden CHP’sine tüm burjuva seçeneklerden kurtulma mücadelesine taş koyacaktır. İşçi sınıfı devrimcilerine düşen görev, burjuva siyaset yelpazesinde gerici-statükoculuktan düzenin soluna (sosyal-demokrasiye) geçmekte bile zorlanan, yani bu denli iflah olmaz bir düzen partisi olan CHP’ye en ufak bir güven aşılamamak, aksine CHP’nin sermayeye ne denli bağlı olduğunu, onun has temsilcisi olduğunu teşhir etmek olmalıdır. İşçi sınıfı ehveni şer olanı aramak yerine burjuva seçeneklerin her ikisine de şer demeli, kendi bağımsız sınıf hattını örmelidir.

Geride bıraktığımız 2010 yılının ortalarında CHP bir depremle sarsıldı. Türkiye’deki burjuva devletin kurucu partisi sıfatıyla yıllardır sermayeye ve burjuva siyasetine hizmet etmiş olan, ama değişen şartlara bağlı olarak kullanışlılığı azalan CHP’de, bu sarsıntı sonrası, “yılların eskitemediği” Deniz Baykal’ın yerine “yeni Ecevit” olarak Kemal Kılıçdaroğlu geçti. CHP bu hamleyle burjuvazinin yeniden ciddiye alabileceği ve geniş kitlelere pazarlayabileceği bir etken haline geldi.

CHP’deki bu değişimi pratikte uluslararası gelişmelerden (esasen, sermayenin küresel krizinden) bağımsız olarak, teorik düzlemde ise burjuvazinin bir sınıf olarak yönetme tarzını irdelemeden ele alamayız.

Her şeyden önce, CHP’deki değişim dünya çapındaki ekonomik kriz döneminde “sol” söylemlerle kitlelerin ateşini alacak, tepkileri olabildiğince yumuşatacak bir yönetim arayışının ürünüdür. Nasıl ABD emperyalizmi şahin Bush’un yerine “güvercin” Obama’yı geçirdiyse, aynı şekilde Türk burjuvazisi de yıpranmış Erdoğan hükümeti yerine kitleleri sol söylemlerle uyutacak bir alternatifi hazırlamaktadır. Burjuvazinin at değiştirip değiştirmek istemeyeceği, dahası burjuvazi istese bile CHP’nin bu görevi yerine getirip getiremeyeceği tartışmalıdır, ama değişimin nedeni açıktır: Kriz dönemlerinde aşırı tepki uyandırma potansiyeli olan sağ hükümetler yerine, kitlelerin, deyim yerindeyse, gazını alabilecek sol görünümlü bir partiyi başa geçirmek burjuvazinin selameti açısından yararlıdır.

Türk burjuvazisinin bu adımı özelde başka bir avantaja daha sahiptir. Türkiye’de burjuva siyaseti fazlasıyla sağa kaymış durumdadır. Yıllardır iktidarda olan sağ hükümetler Türkiye’de aşırı milliyetçi, şoven bir atmosferin hâkim kılınmasına neden olmuş, kitlelerin ekonomik ve sosyal hakları için mücadele yürütecekleri alan son derece sınırlanmıştır. Siyasette terazinin bu denli sağa çekmesi, burjuvazinin egemenliği açısından sorunludur, zira burjuvazinin dolduramadığı sol şeridi burjuvaziden bağımsız olan gerçek solun, yani devrimci solun, yani işçi sınıfı mücadelesinin doldurması kaçınılmaz hale gelir. Bu yüzden basiretli bir burjuva sınıfı sol şeridi kendisi doldurmaya çalışır.

Bunun burjuvazi açısından çifte bir yarar sağladığı açıktır. Kriz döneminde mücadeleye çekilmesi muhtemel olan işçi ve emekçileri çeşitli mekanizmalarla durdurmak ya da en azından düzen sınırları içinde tutmak vazgeçilmezdir. Fakat bunun dışında, kriz döneminde kitlelerin durumunun daha da kötüleşeceği ve krizin yükünü işçi sınıfının taşıyacağı düşünüldüğünde, “sol” bir hükümet, krizin atlatılmasından sonra yaşanan tüm sıkıntıların vebalinin sol politikalara (devrimci ya da reformist sol, sosyalist sol ya da düzenin solu ayrımı olmaksızın tüm sol harekete) mal edilmesi için de burjuvaziye fırsat sunmaktadır.

Tüm bu açılardan, CHP’nin burjuva siyasetinin soluna kayma girişiminin sermaye açısından ne derece önemli olduğu açıktır. Bu durum, bize burjuvazinin yönetme tarzıyla ilgili önemli ipuçları sunmaktadır.

Burjuvazi tarihin gördüğü en güçlü egemen sınıf olarak yalnızca şiddete başvurarak yönetmez. Onun egemenliğinin sırrı bir ikna-şiddet diyalektiği temelinde yönetmesinde saklıdır. Burjuvazi bir yandan kitlelerin ağzına bir parmak bal çalarken, diğer yandan emdiği sütü burnundan getirerek egemenliğini sürdürür. Bunlardan hangisinin hangi dönemde ağır basacağı somut koşullara göre değişir ve Marksistlerin görevi yüzeysel genellemelere sarılmak yerine, bu koşulları analiz etmek olmalıdır.

Yıllarca CHP’nin yalnızca mevcut durumuna bakarak CHP’nin sol olmadığı gerçeğini tek doğru belleyenler, bu mekanik yaklaşımlarının bedelini CHP’nin statükocu kimliğinden kurtulmasıyla ödeyecekler. Elbette CHP solcu bir parti değildir. İşçi sınıfı devrimcileri olarak “sol” derken sosyalist solu anlarız ve CHP’nin sosyalizmle (reformist sosyalizm bile olsa) uzaktan yakından bir alakası olmadığı açıktır. CHP’nin düzenle bir derdi yoktur, tersine düzenin yılmaz savunucusudur. Fakat CHP kitlelerin ve burjuvazinin gözünde sol bir partidir. Bu nedenle daha dikkatle değerlendirilmesi şarttır.

Kitleler nezdinde CHP’nin sol bir parti olması bu partinin pratik üzerinden, icraatları temelinde teşhir edilmesini özellikle gerekli hale getirir. Bizler açısından bunun en temel yolu, soyut “sol-sağ” tartışmasından çıkıp, tartışmayı sermaye-emek eksenine kaydırmak olmalıdır. CHP’den beklentisi olan işçileri ya da gençleri sınıfsal temelde düşünmeye sevk etmeli, CHP’nin sermayeden ve sermaye düzeninden ayrı düşünülemeyeceğini anlatmalı, öncelikle “yapmayacağını” değil, “yapamayacağını” vurgulamalı, göstermeli, anlatmalıyız.

Elbette CHP’nin sola kayması işçi sınıfı devrimcilerinden çok yurtsever “sosyalistler” (Stalinistler) için bir sorundur. Burjuva siyaset sahnesinde sol şeridin iyiden iyiye boşalmış olmasını fırsat bilerek, Stalinizmden gelen sınıf işbirlikçi söylemlerini daha da yoğunlaştıran ve kendini yurtseverlik üzerinden var etmeye çalışan “sosyalist” siyasetler, “kısa yol”dan kitleye ulaşmaya çalışmanın, yani uyanıklıklarının bedelini CHP’nin sola kaymasıyla ağır ödeyecekler. Burjuva siyasetinde sol şeridin boş olmasına güvenerek emek-sermaye çelişkisinden uzaklaşarak siyaset yapılabileceğini ve solun tabanının genişletilebileceğini, sosyalist hareketin sayısının artırılabileceğini düşünen, devrime giden “kısa yollar” vaaz eden kesimler, burjuva ideolojisine verdikleri bu tavizle seçimlerde aldıkları birkaç oyun, kazandıkları birkaç insanın şimdi ellerinden uçup gittiğini, üstelik yanlarında başkalarını da götürdüğünü üzülerek izleyecekler.

Yurtseverliğin bir burjuva ideolojisi olduğunu kavrayamamış, sosyalizme olan genel bağlılığına karşın burjuva ideolojisiyle köklü kopuşu başaramamış olan kesimlerle bağ kurmak adına “çok şükür biz de yurtseveriz” diyen, sosyalist ideolojiyi kısa vadeli çıkarlarına feda eden “sosyalistler”, solcu yurtseverliğin dik âlâsını burjuvazinin yapabildiğini bir kez daha yaşayarak görecekler. Kitleler aynı söylemleri dile getiren partiler içinde her zaman daha büyük olanını tercih ederler. Yurtsever CHP varken yurtsever “sosyalist”lerin yüzüne kimse bakmaz! Gericilik döneminde kendisini işbilir zannedip devrimci teoriden taviz verenler, uyanık geçinmenin bedelini bir koyup üç kaybederek ödeyecekler.

Marksistler açısından devrimci ideolojiden taviz vermeme kaygısı, bir bağnazlığın ya da doktrinerliğin değil, zorunluluğun ürünüdür. İşçi sınıfı devrimcileri ancak burjuva düzenin bekasını sağlayan görüşlerle kendi görüşleri arasına kalın çizgiler çekerek hedefe ulaşabilirler, aksi takdirde devrimci kamptan tümüyle uzaklaşıp burjuva siyasetine dalmak ya da burjuva siyasetindeki dalgalanmalara bağlı olarak kazalara uğramak kaçınılmazdır.

Bu noktada, CHP’nin sosyal-demokrat bir parti olup olmadığı ya da yeni süreçte sosyal-demokrat bir çizgiye kayıp kaymadığı tartışmalarına bakmak anlamlı olacaktır. Bu tartışmalar genellikle diyalektik yaklaşımdan uzak değerlendirmelerin ürünü olduğundan, kısır bir döngüye hapsolmaktadır. Bir hareketin sosyal-demokrat olup olmadığını tartışırken, sosyal-demokrat hareketin ya da sosyal-demokrasinin tarihini kalın çizgilerle ikiye ayırmadan CHP’ye dair anlamlı bir yargıya varmak olanaksızdır.

Sosyal-demokrasi 1848 yılında işçi sınıfının Avrupa kıtasında yaşadığı yenilgilerin ardından ortaya çıkmıştır. Marx sosyal-demokrasiyi, taleplerini gerçekleştiremeyen proletaryanın (sosyalizm) küçük burjuvaziyle (demokrasi) karşılıklı tavizler sonucu anlaşması olarak tanımlar. Proletarya kendi taleplerinden bazılarını geri plana itmiş, “küçük burjuva demokrasisinin ise soyut özgürlük taleplerinden çok, kapitalizmin yarattığı sefalete, eşitsizliğe ve haksızlığa karşı feryadı ön plana çıkarılmıştı. Böylece ayrı çıkarlara sahip bu iki sınıfın hareketleri birleştirilmişti.”[1]

Elbette bu hareketin içinde öncü rolü sosyalistler oynadılar. Özelde Marx ve Engels’in görüşlerini sahiplenen sosyalistler sosyal-demokrat hareket içinde başlıca otorite olduklarından, sosyal-demokrat hareket sosyalizmle eşanlamlı kullanır oldu. Tepe noktasına 1914 öncesi ekonomik yükseliş döneminde ulaşan sosyal-demokrasi, bu süreçte adının barındırdığı çelişkilerin de büyüdüğünü sonradan görecekti.

Sosyal-demokrasi devletten bağımsızdı ve burjuvazinin karşısında yer alıyordu. Burjuvaziyle uzlaşmacılığı zaman içerisinde, niceliğin niteliğe dönüştüğü uzun bir sürecin ardından gerçekleşti. Devletten bağımsız olan sosyal-demokrat hareket, teorik ve pratik düzlemde verdiği tavizlerin bedelini bir süre sonra sosyalistleri ve işçi sınıfını devletin kucağına iterek ödedi.

Birinci Dünya Savaşı’nın başında ve sonunda, burjuvazi yükselen devrimci sosyalist (komünist) dalgaya karşı durabilmek adına, sosyal-demokrat harekete başvurmuş ve sosyal-demokratlar çeşitli ülkelerde burjuvazinin en has temsilcisi rolünü oynayarak, işçi hareketini düzen sınırlarına hapsetmiş, bu arada başta Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öldürülmesi olmak üzere sayısız devrimcinin canına kıymasıyla da devrimci hareketle arasına kan girmiştir.

Hızla sağa doğru kayan sosyal-demokrasi İkinci Dünya Savaşı’nın ardından düzenle iyice bütünleşmiş ve evrimini tamamlamıştır: Sosyal-demokrasi sosyalizmden tamamen kopmuş, burjuva düzenle tamamen iç içe geçmiştir. İşin ironik yanlarından biri, bunu yaparken “sosyalizm” kelimesini de yanında götürmüş, “sosyalizm” kelimesi kimi ülkelerde ya da kimi bağlamlarda, bu düzenin tümüyle ortadan kaldırılmasını anlatan bilimsel sosyalizmden farklı, hattâ ona karşıt olarak sosyal reformlarla özdeşleştirilmeye başlamıştır.

Bu durum, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, burjuvazinin yönetim tarzının esnekliğini ve farklı akımları, hareketleri ya da olguları massedebilme (içine çekip soğurabilme) kabiliyetini göstermektedir. Kapitalizmin dinamiklerini anlamadan, onu derinlemesine analiz eden bir devrimci teoriyle donanmadan sınıf mücadelesi yürütmek, sosyalizme ilerlemeye çalışmak, burjuvazinin kapanlarından birine kısılmayı kaçınılmaz hale getirir.

Ama neticede sosyal-demokrasi –sosyalizm kelimesini kirleterek de olsa– sosyalizmden tamamen kopmuş, düzenle hiçbir alıp veremediği olmayan bir harekete dönüşmüş, burjuva siyasetinin içinde kurumsallaşmıştır.

İşte CHP bir parti olarak, sosyal-demokrasi bu dönüşümü yaşadıktan sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla CHP ve sosyal-demokrasi tartışmalarında, klasik sosyal-demokrasiyle değil, ikinci dalga sosyal-demokrat hareketle bağ kurmaya çalışıldığını söylemek zorunludur. CHP’nin sanki bir marifetmiş gibi varmaya çalıştığı hedef, ya da CHP’ye kondurulmak istenen sıfat, sermaye düzeniyle iyiden iyiye bütünleşmiş, onun ayrılmaz parçası haline gelmiş, işçi sınıfını defalarca karşısına almış, ona karşı burjuvazinin en pis işlerini görmüş vb. bir harekettir. Bugün sosyal-demokrasi, ne eksik ne fazla, budur.

Ne var ki CHP devletin has partisi olarak bu sosyal-demokrasiyle bile çok az benzerliğe sahiptir. Sosyal-demokrasi adındaki ilk kelimenin, (güya) sosyalizmin kısaltması olduğunu söyledik. Bu noktada hemen şunu eklemek zorundayız: Sosyal-demokrasi sosyalizmi epey bir kısaltmış ve geriye kala kala yalnızca “s” harfi kalmıştır, ama yine de sosyal-demokrasinin içinde bir yerlerde (çok derinlerde) bir “sosyalizm” vardır. Bu “sosyalizm”in somuttaki karşılığı herhangi bir teorik açılım değil, örgütlü işçi tabanıdır. Klasik sosyal-demokrat hareketlerin işçi tabanı vardır, ama AKP’nin işçi tabanından farklı olarak bu taban örgütlü işçi tabanıdır. Bu işçiler o partiye işçi olarak örgütlenmiş, bu işçilere reformist söylemlerle de olsa işçi olarak seslenilmiştir ve zaten çoğu zaman da bir sendikaya üyedir.

Bu bakımdan sosyal-demokrasi birçok ülkede işçi hareketiyle olan organik bağını bir şekilde korumaktadır, ama bu bağlar her geçen gün daha da silikleşmektedir. CHP ise böyle bir bağdan yoksundur. “İşçi sınıfı” kelimesini asla ağzına almayan, işçilere bir sınıf olarak değil, tek tek bireyler olarak bakan, onları özne olarak değil, lütufta bulunulacak nesneler olarak gören bir partidir. Bu açıdan AKP’den farkı yoktur.

CHP’nin Avrupa’daki sosyal-demokrat hareketle benzerliğini ise sosyal-demokrat hareketin yozlaşmışlığı noktasında aramak gerekir: İkisi de sermayeyle ve burjuva devletle iç içe geçmiştir. Burada birbirine farklı hızla yaklaşan iki cisim söz konusudur. Biri (Avrupa sosyal-demokrasisi) devletten bağımsızlık ve sermayeye karşıtlık konumundan hızla uzaklaşıp en sonunda burjuvaziyle ve devletiyle neredeyse tamamen bütünleşmişken, diğeri (CHP) çok yavaş bir hızla, mehter adımlarıyla devletten uzaklaşmaya, onunla arasına mesafe koymaya çalışmaktadır. Böylece ikisi ortada bir yerde buluşmaktadır. Daha doğrusu, CHP girdiği yolda biraz daha ilerlerse ancak bunu yapabilecektir, ama bunu bile yapabilmesi şüphelidir.

Ama her halükarda CHP’nin bunu yapabilme olasılığı reddedilemez. 12 Eylül öncesinde CHP’nin oynadığı rol bunun ileri bir versiyonudur. CHP o dönemde de burjuvazinin partisiydi, kapitalist düzenin sadık bekçisiydi, ama sosyal-demokrat hareketin oynadığı rolü oynamıştı. Bugün de buna benzer bir rol oynamaya adaydır, ama görüldüğü üzere sosyal-demokrasinin “sosyal” kısmının en kötü anlamında bile CHP’de “tık” yoktur!

İşin demokrasi ayağına gelecek olursak. Türkiye’de bugün demokrat olmanın en önemli kıstaslarından birisi, Kürtlere özgürlük demek ve burjuva devlete karşı Kürt halkının haklarını kayıtsız şartsız savunmaktır. Ama karşımızda öyle bir “sol” parti, öyle bir “demokrat” var ki partinin başkanı ağzına Kürt kelimesini almaktan bile imtina etmektedir.

CHP’nin sosyal-demokratlaşmasının önündeki engelleri burada görebiliriz. Belirtildiği üzere, Avrupa’daki sosyal-demokrat hareket devletten bağımsız bir çizgide yürüyen işçi sınıfının (reformist) partisiyken, zaman içinde devletle neredeyse hemhâl olmuştur. Buna mukabil, CHP de devletin has partisi olmakla beraber, düzenin solu rolü oynamak üzere belli dönemlerde (1970’lerde olduğu gibi) devletten uzaklaşmaktadır. Böyle bakıldığında, Avrupa’daki sosyal-demokrasi ile CHP (Türkiye’deki “sosyal-demokrasi”) arasında herhangi bir fark olmadığı söylenebilir: İkisinin de burjuva devletten (ve burjuvaziden) özerkliği azdır.

Fakat nicelik açısından doğru olan bu tespit, niteliğe bakıldığında aynı sonucu vermez. İkisinin de devletten özerkliği az olmasına karşın, ikisi de burjuvazinin temsilcisi olmasına karşın, Türk burjuvazisinin kurucu partisi olan ve yıllardır burjuva cumhuriyetinin statükocu savunucusu olarak kök salmış olan bir partinin, şimdi kalkıp “demokrat” söylemlere kayabilmesi, Avrupa sosyal-demokrasisi denen bataklığa bile yetişmesi o kadar kolay değildir. Bunun önünde, CHP’nin “laiklik” ve “Atatürk devrimleri” kisvesi altında baskıcı, dışlayıcı bir sistemin devamından yana olan tabanı önemli bir engel oluşturmaktadır.

Bu taban için ve aslında CHP için Kürtler en fazla bir acıma nesnesidir, devletin merhamet edip bazı lütuflarda bulunacağı bir kütledir. Mesela işçiler tek tek kaldıklarında, bir araya gelmediklerinde “bu ülkenin canı ciğeri, mimarı, efendisi”dirler, ama birleşmeye, hele hele başlarındaki “efendi”lere karşı çıkmaya başladıklarında zararlı varlıklar haline gelmektedirler. Kürtlere karşı da benzer bir yaklaşım geçerlidir. İşçilerle Kürtler arasında yapılan tek ayrım, işçinin işçi kimliğiyle örgütlenmesine belli koşullarda cevaz veriliyor olmasıdır. Bu “belli koşullar”, elbette, örgütlü işçilerin AKP’yi (ya da diğer partileri) hedef alması ya da CHP’nin suyuna gitmesidir. Mesela TEKEL işçilerinin örgütlüğü ve mücadelesi iyidir, ama Buca Belediyesi’ndeki işçilerin örgütlülüğü ve mücadelesi kötüdür. AKP’nin de kendi sendikaları olduğu düşünüldüğünde, bu mantığın işçi ve emekçilere hayrının olmadığı açıktır.

İşte bu CHP, ne sosyal(ist) olabilen ne de demokrat olabilen CHP, şimdi sosyal-demokrat çizgiye, yani düzenin soluna kaymaya çalışmaktadır. Aralık ayının ortalarında yapılan parti kurultayında bu hevesin bir tezahürü olarak “41 umde” sıralandı. Tarihte birçok kez görülmüş popülist söylemleri, Türk siyasetinde özellikle güçlü olan “bol vaat” perspektifiyle sıralayan bu ilkeler, bir yandan CHP’nin heves ettiği solculuk konusunda bile ne kadar sığ olduğunu gösterirken, diğer yandan CHP’nin bu talepleri nasıl gerçekleştirebileceği sorusunu da akla getirmektedir.

CHP egemenlerin partisidir. Kendisine oy veren ya da tabanında mücadele yürüten birçok işçi ve emekçi olmasına rağmen (aynısı AKP için de geçerlidir), programı ve yöneticileri bakımından saf bir burjuva partisidir. CHP’nin basitliği karşısında basit gerçekleri tekrarlamak zorunludur: Dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de toplum işçi sınıfı ve sermaye şeklinde iki karşıt kampa bölünmüştür ve bu denklem içinde, işçi sınıfının payını artırmak ancak burjuvazinin payını kısarak (ya da tümüyle kaldırarak) mümkündür. CHP bunu yapabilir mi, yapabilirse ne kadar yapabilir ve belki de daha önemlisi, yapmaya girişirse ne olur?

Elbette CHP işçi sınıfının payını artırmayı, daha doğru bir tabirle işçi ve emekçilerden yana istikrarlı bir program uygulamayı başaramaz. Sermayeyle olan bağı bunun önünde engeldir. Bu konu, tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.

Diğer yandan, CHP’nin hiçbir şey yapamayacağını söylemek, mesela bu 41 ilkeden bazılarını ya da başka vaatleri yerine getiremeyeceğini söylemek devrimci Marksistlerin işi olamaz. Burjuvazinin özellikle de kriz dönemlerinde nasıl bir çıkmaz içinde olduğunu ve yönetmenin en iyi yolunun sopa-havuç (ara ara ağzına bir parmak bal çalma) yöntemi olduğunu bilen Marksistler için, birtakım göstermelik reformlar ya da kısmi demokratik açılımlar hiçbir zaman sürpriz olmayacaktır. Fakat CHP ancak burjuvazinin izin verdiği kadarını yapabilir ve bu da suya sabuna dokunmayan göstermelik adımlar olabilir, o da olursa.

Peki, ya yaparsa? Yani, “ya Kılıçdaroğlu iyi biriyse?”

Her şeyden önce siyaset kişiler ya da niyetlerle alakalı değildir. İşçi sınıfı mücadelesine bağlı devrimciler için siyaset her şeyden önce sınıflar arası bir meseledir ve bireyler ancak bu ilişkileri cisimleştirdikleri oranda bir rol oynayabilirler. Toplumda bir fikrin gerçekliğe bürünebilmesi için toplumdaki sınıflardan ya da o sınıfı oluşturan gruplardan birinin çıkarlarını temsil ediyor olması şarttır, aksi takdirde o görüşün ayakları havada kalır.

Kılıçdaroğlu özelinde, büyük ya da küçük beklentisi olan solcuların bu doğru sınıfsal perspektifi edinebilmek için sormaları gereken ilk soru, siyasette taze birinin nasıl olup da birdenbire böyle yükselebildiğini sormak olacaktır. CHP, kapısından içeri girmenin bile zor olduğu bir partiyken, “yılların deneyimli” siyasetçileri koltuk için kaç zamandır sıra beklerken, Kılıçdaroğlu televizyonda iki münazara kazanması sayesinde mi başa geçti?

Elbette değil. Sermaye istemeseydi, ya da sermayenin sol görünümlü burjuva siyasetçisi profiline, sermayenin uslu çocuğu olacak ama halka güven verebilecek siyasetçi profiline daha uygun birisi olsaydı (mesela bundan on yıl önce İsmail Cem ya da Kemal Derviş bu role adaydı, ama olmadı), Kılıçdaroğlu şimdilerde seçimde vekillik koltuğunu sağlamlaştırma derdine düşmüştü. Kılıçdaroğlu sermayenin dönemsel çıkarlarını yerine getirebileceğini kanıtladığı takdirde, ya da burjuvazi buna kanaat getirdiği takdirde, başbakanlığa gelecektir.

Kapitalizmin bugünkü aşamasında düzen partileri için seçim kazanmanın yolu medyaya sahip olmaktan geçer. Medya burjuvazinin elindeyken, daha doğrusu medya Türk burjuvazisinin ta kendisiyken, burjuvazi (yani medya) kendi çıkarlarına ters düşecek birini başbakan yapar mı? Soruyu tersinden cevaplayalım: Burjuvazi ancak kendisinin has adamı olacaksa birilerini alıp yoktan var ederek başbakan yapmaz mı? AKP nasıl oldu da kurulduktan bir yıl sonra hükümet oldu?

Seçim dönemlerinde medya desteğini almak sermayenin desteğini ve onayını almak demektir. İşçi sınıfı devrimcileri neden seçim dönemlerinde azınlıkta kalıyorlar, seslerini duyuracak kanallar bulamıyorlar? Soruyu bir de diğer türlü soralım: CHP emekçilere bol vaatte bulunduğu devasa seçim kampanyalarını işçi ve emekçilerden toplanan cüzi paralarla mı, yoksa sermayenin işçi sınıfından çaldığı paraların akıtıldığı kasasından mı yapacak?

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu “iyi biri” olup sermayeden uzaklaşmaya çalıştığı anda (ki böyle bir şey yapacağına dair en ufak bir belirti yoktur), burjuvazi hemen kulağını, sonra da ipini çekecektir. Bunun aksini düşünen biri boş hayaller peşindedir.

Geriye tek bir seçenek kalıyor: “Tüm bunlara rağmen, yine de Kılıçdaroğlu kötünün iyisi değil mi? Seçimlerde illa bizimle yüzde yüz aynı düşünenlere mi oy vermeliyiz? Bugün bir işçi partisi de yokken, Kılıçdaroğlu’na oy vermek doğru değil mi?”

Tüm bu sorulara işçi sınıfı devrimcilerinin cevabı “hayır” olmalıdır!

Marksistlerin parlamenter mücadele söz konusu olduğunda yalnızca kendi partilerine ya da kendi çıkardıkları adaylara oy vermeleri gibi ilkesel bir tutumları olamaz.[2] Kuşkusuz seçimler söz konusu olduğunda belli ittifaklar ya da destekler mümkün, hattâ zorunludur. Ne var ki bu zorunluluğun temel belirleyeni her durumda kötünün iyisini seçme arayışı olamaz. Marksistlerin seçimlerde destek verecekleri adayların birtakım temel kriterleri yerine getiriyor olmaları zorunludur. Bu kriterler es geçildiği takdirde, mücadeleye ek bir katkı daha sunayım derken temele zarar vermek kaçınılmaz hale gelir.

Kötünün iyisi (ehveni şer) perspektifiyle seçimlerde kime oy verileceğini ya da genel olarak siyasette kimin desteklenebileceğini belirlemeye çalışanların en temel yanlışlığı politikasızlıkları, daha doğru tabirle burjuva reel politikaya saplanıp kalmış olmalarıdır. Yalnızca o günü ya da o seçimden sonraki birkaç yılı düşünen bu yaklaşım tarzını reformizm olarak tanımlıyoruz. Devrimci siyaset ile reformizmi ayıran özellik, devrimcilerin günlük hayatta mütemadiyen “devrim” diye bağırmaları değildir. Devrimci siyaset, reformları da işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirme perspektifi içinde değerlendirdiğinden hiçbir adımını devrim hedefinden ayrı düşünmez.

Bu açıdan, işçi sınıfı devrimcilerinin ilk hedefi geniş kitleleri sınıfsal temelde düşünmeye teşvik etmek olmalıdır: Siyaset, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında yürüyen bir mücadele olduğundan, gerek seçimlerde gerekse de siyasetin genelinde işçi ve emekçilere bu sınıf perspektifini kazandırmak esas olmalıdır. Dolayısıyla seçimlerde oy talep edebilmenin birinci kıstası bir işçi partisi ya da adayı olmaktır. Marksistler için kendileri dışında bir adaya oy verirken o adayın ya da partinin programı ikinci sırada gelir, zira programında uzlaştığımız bir parti arayışı özünde birleşme arayışı demektir. Seçimlerdeyse aslolan işçi demokrasisidir, kendi dışımızdaki bir partinin işçi sınıfını doğru bulmadığımız bir şekilde de olsa sınıf perspektifiyle kazanmış, örgütlemiş olmasıdır.[3]

Bu açıdan, CHP bu kıstasa hiçbir şekilde uymamaktadır. Doğru, CHP de bir sınıf partisidir, ama işçi sınıfının değil, burjuva sınıfının partisidir. Seçimlerde ve sonrasında elde edilecek reform kırıntıları için (ki o da şüpheli) proletaryanın sınıf bilincinden taviz vermek, sınıf bilincinin köreltilmesine izin vermek kabul edilemez.

Peki, “Bugün bir işçi partisi de yokken, Kılıçdaroğlu’na oy vermek doğru değil mi?”

Hayır, asıl bugün, tam da reformist türden bile bir işçi partisi ya da adayı yokken Kılıçdaroğlu’na oy vermek affedilemez bir yanlış olur. Türkiye’de reformist türden de olsa anlamlı büyüklüğe sahip bir işçi partisinin olmaması, işçi kitlelerinin proleter sınıf bilincinin ne denli geri olduğunun göstergesidir. İşçi sınıfı bugün reformist bir işçi partisine bile teveccüh göstermemektedir ve dolayısıyla örgütlülük açısından kat edilmesi gereken çok uzun bir yol vardır. Sınıf bilincinin bu denli diplerde seyrettiği bir dönemde işçi sınıfını sınıfsal temelde düşündürmeye çalışmayıp, bu yarayı ya da yarığı (burjuva siyasetine hapsolmuşluğu) daha da derinleştirmekten kaçınmak asli hedef olmalıyken, diğer burjuva siyasetçilerinden hiçbir farkı olmayan Kılıçdaroğlu’ndan medet ummak affedilmez bir yanlış olur.

Bugün sırf AKP’den kurtulmak adına CHP’ye verilecek bir oy, işçi kitlelerin sınıf bilincinin daha da körelmesine yol açacak, işçi sınıfının AKP’sinden CHP’sine tüm burjuva seçeneklerden kurtulma mücadelesine taş koyacaktır. İşçi sınıfı devrimcilerine düşen görev, burjuva siyaset yelpazesinde gerici-statükoculuktan düzenin soluna (sosyal-demokrasiye) geçmekte bile zorlanan, yani bu denli iflah olmaz bir düzen partisi olan CHP’ye en ufak bir güven aşılamamak, aksine CHP’nin sermayeye ne denli bağlı olduğunu, onun has temsilcisi olduğunu teşhir etmek olmalıdır.

İşçi sınıfının siyaseti ehveni şer olanı aramak olamaz! İşçi sınıfı ehveni şer olanı aramak yerine burjuva seçeneklerin her ikisine de şer demeli, kendi bağımsız sınıf hattını örmelidir.

Şubat 2011


Notlar

[1] Daha fazla ayrıntı için, bkz. Venezuela Devrimi ve İktidar Sorunu, “Sosyal-Demokrasi ve Bolivarcı Hareket” altbaşlığı.

[2] Bu konuda daha fazla ayrıntı için Marksizm ve Seçimler broşürümüze bakılabilir.

[3] Bu noktada, işçi adayları dışındaki istisnalar, ezilen ulus ya da diğer ezilen grupların adayları olabilir. Buradaki amaçta, işçi sınıfının burjuva ideolojisinin en köklü öğeleriyle hesaplaşma zorunluluğunun rol oynadığı açıktır.