12 Eylül’ün Tamamlayıcı Parçası Olarak 15 Temmuz Kuşağı

22.09.2016 | Vedat AKIN
Geçtiğimiz günlerde, belki de dikkatlerden kaçan ama izlendiğinde bugünümüzü ve yarınımızı acılar içinde sorgulatan bir video dolaştı sosyal medyada. Video 1980 Türkiye’sinde geçiyor ve çekimin çeşitli anlarıyla o günün insanlarını bugüne taşıyor. Diğer yandan video, 12 Eylül Türkiye’si ile 15 Temmuz Türkiye’si arasında mühim bir fark olduğunu gösteriyor. Bu farkı derin analizlere gerek kalmaksızın gösteren bir örnek olarak: 12 Eylül Türkiye’sinde (daha doğrusu 12 Eylül öncesindeki sınıf mücadelesinden miras ya da arta kalan Türkiye’de) ayakkabı boyacıları sinemaya gidiyor, kitap okuyor… 15 Temmuz Türkiye’sinde (yani YÖK’ün ve İmam-Hatiplerin bir karabasan gibi eğitimin üzerine çökmesiyle yaratılan süreçte) ise bir rektör, “gelecek için cahil nesil lazım” diyor; olanca gericiliğiyle bir imam, “Bizi okumuşların şerrinden koru” diyor; öğretmenler kovuluyor ve dövülüyor.

Devamını Oku

Zorunlu Bireysel Emeklilik Dayatmasını Kabul Etmeyelim!

15.08.2016 | Berna IRMAK
AKP hükümetinin ve sermayenin amacı açıktır. Bir kez daha işçi sınıfı üzerinden kendine kaynak yaratmaya çalışmaktadır; hükümet, açıklamalarında yasa gerekçesi olarak 10 yılda 100 milyar kaynak yaratmayı sıraladı bile! Bu yolla hem uzun vadede patronların üzerindeki emeklilik prim yükünü ortadan kaldırmayı hem de biz işçi ve emekçileri sigorta şirketleri eliyle daha fazla kontrol altında tutmayı planlamaktadır. Tam da bu nedenle bu yasayı kabul etmemek ve zorunlu emeklilik dayatmasına karşı örgütlenmek zorundayız. Onların hayalindeki dünya belli: Kiralık işçi büroları yoluyla güvencesizleştirilmiş, kıdem tazminatının fona devredilmesi yoluyla çalışmaya mahkûm edilmiş ve zorunlu emeklilik dayatması ile sigorta şirketlerinin portföy hesaplarının parçası haline getirilmiş bir işçi sınıfı. EMEKLİLİK HAKKINA SALDIRI İÇİN KAPI ARALANIYOR! Zorunlu Bireysel Emeklilik Dayatmasını Kabul Etmeyelim! Gelin bu dayatmalara izin vermeyelim, güvenceli bir iş ve gelecek için örgütlenelim!

Devamını Oku

Balçınlar Maden Direnişi: Yaşamak İçin Ölmek Zorunda Değiliz!

31.05.2016 | Güven YALÇIN
Balçınlar maden direnişi hem sınıf mücadelesinin ülkede bulunduğu durumu, hem de işçi sınıfının en doğal hakları olan maaşlarını almak için ölesiye direnişe hazır olduğunu ve yılmadığını göstermesi bakımından büyük önem taşıyor. Hem Ermenek gibi aynı işkolunda hem de Avcılar, Avon, Kastaş gibi diğer işkollarındaki işçilerin direnişte olması, burjuvazinin saldırılarına karşı, henüz birleşik bir biçimde olmasa bile, işçi sınıfının sessiz kalmadığını ve kalmayacağını gösteriyor. Erdoğan diktatörlüğünün onayıyla patronların sistemli, birleşik saldırılarına; işçi sınıfının birleşik, örgütlü tepkisiyle cevap vermek için safları sıklaştırmalı ve sınıfımızın gücünü kendimize, dosta ve düşmana göstermeliyiz. Yaşamak için ölmek zorunda değiliz!

Devamını Oku

Kölelik Yasasını Tanımayalım, Örgütlenelim!

11.05.2016 | Berna IRMAK
Özel istihdam büroları Avrupa’da son on yıldır yaşanan ve olumsuz sonuçları görülen bir gerçek. Ken Loach’un İşte Özgür Dünya filminde de özel istihdam bürolarının aslında köle pazarı anlamına geldiği çok güzel anlatılıyordu. Şimdi aynı film Türkiye işçi sınıfı için de çekilmeye çalışılıyor. Bir yandan bu yasayı çıkaran hükümet diğer yandan kamu spotları yoluyla yine Avrupa’nın son on yıldır gündeminde olan bir kavramı Türkiye’ye sokmaya çalışıyor: Güvenceli esneklik. Gece yarısı yayınlanan spotlarda esneklik bir tercih gibi gösterilirken, karşılığında güvence verildiği iddia ediliyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki, kendi belirlediğin koşullarda çalışamadığın sürece, ki kapitalizmde bu imkânsızdır, esneklik güvencesizlikle eşanlamlı bir kelimedir.

Devamını Oku

Erdoğan Diktatörlüğüne Karşı Kitlesel 1 Mayıs’a!

28.04.2016 | MİLİTAN
Erdoğan’ın IŞİD ve diğer taşeronları eliyle, 5 Haziran’dan bugüne yaptığı katliamların yarattığı korku, kitleleri daha da fazla eve hapsetmiştir. Bu nedenle, bir süredir yinelediğimiz kitlesel 1 Mayıs çağrımız, her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Gezi’den bu yana evlerine çekilen kesimleri de en geniş katılımıyla 1 Mayıs’a çekmek zorundayız. Bu nedenle, zaten kitlelerin yeterince ilgi göstermediği Taksim çağrıları bu sene çok bir anlam ifade etmeyecekti. Böyle bir diktatörlük altında, yasal alanlardan sonuna kadar faydalanarak geniş kitleleri mücadeleye sevk etmek büyük önem taşımaktadır. İşçi sınıfının, Kürt halkının, kadınların, çocukların, Alevilerin, Ermenilerin, engellilerin, LGBTİ bireylerin ve diğer tüm ezilenlerin üzerindeki Erdoğan görünümlü sermaye diktatörlüğünü yok etmek için sokağa çıkmak, kendi gücümüzün bir kez daha farkına varmak; sömürgenlere, hırsızlara, katillere, tecavüzcülere, sübyancılara hesap sormak için 1 Mayıs’ta Bakırköy’e!

Devamını Oku

1 Mayıs Yazıları

28.04.2016 | Lev TROÇKİ
1 Mayıs gösterileri proletaryanın uluslararası ve ulusal durumundan bağımsız olarak her yıl belirli bir gün düzenlenmesi takvime bağlanmış geleneksel bir gösteridir. Fakat 1 Mayıs kutlamalarının tüm tarihine baktığımızda, hiçbir zaman işçi hareketinin gerçek seyrinin üzerine çıkamadığını, bilakis tamamen bu hareket tarafından belirlendiğini ve ona tabi olduğunu görüyoruz. 1 Mayıs barışçıl reformist çalışma yürüten partiler tarafından ilk baştan itibaren barışçıl eylemlere dönüştürülmüş ve böylece savaş öncesinde bütün devrimci niteliklerinden kopartılmıştı. Mektubun son satırlarında Muhalefet’in genel olarak işçi sınıfından, özel olarak da sınıfın öncüsünden asla ayrı duramayacağı –adeta bir ön kabul olarak– vurgulanmaktadır. Genel bir kural olarak söylersek, devrimciler hiçbir koşulda işçi sınıfının en mücadeleci kesiminden ayrı hareket edemezler.

Devamını Oku

Kölelik Dayatmasına Karşı Ortak Mücadeleye

16.03.2016 | Berna IRMAK

2011’den bu yana çeşitli aralıklarla gündeme getirilen ve aslında nabız yoklanan bu yasa tasarısı ile asıl hedef kıdem tazminatı hakkının ortadan kaldırılmasıdır. Bu yasa teklifine ikna etmenin yolunu “zaten işçilerin büyük bir çoğunluğu kıdem hakkından yararlanamamaktadır” açıklamasında bulmaları ise yüzsüzlükten başka bir şey değildir. Bu açıklamaya karşılık ilk sorulması gereken soru: İşçilerin çoğunluğu neden kıdem hakkından yararlanamamaktadır ve yararlanamayanların yararlanmasını sağlamak yerine var olan bir hakkı iç etmek nasıl bir mantığın ürünüdür?

Devamını Oku

Kendiliğindenlik ve Dışarıdan Bilinç Üzerine (3. Bölüm)

16.02.2016 | Sinan KARASU
İşçi sınıfının devrimi gerçekleştirip sosyalizme ilerleyebilmesi (dünya çapında gerçekleşebilecek bu dönüşüm) için devrimci Marksist bir önderliğe ihtiyacı olduğu doğru olsa da, bu partinin yokluğu koşullarında işçi sınıfının hep sığ sularda çimleneceğini düşünmek hem büyük saflık olur, hem de siyaseten ikameciliğe varır. Kendiliğinden tartışmasının önemi burada saklıdır. Sorun şu ki işçi sınıfı ile devrimci önderlik arasındaki ilişki teleolojik şekilde ele alındığında anlaşılamaz. Bu ikisinin buluşması bizim için vazgeçilmez bir zorunluluk olsa da, tarih bu ikisinin buluşmasını beklemez, kendi yolunda akmaya devam eder, kendisine yeni yollar açmaya çalışır ve bu nesnel gerçeklik, kitle hareketinden beslenen zengin içerik karşı etken (devrimci önderlik) üzerinde etkide bulunur ve iki etken (teleolojik yaklaşımla iki durağan öğe olarak kavranan devrimci önderlik ve sınıf) bu yeni nesnel zemin üzerinde birleşir.

Devamını Oku

Kıdem Tazminatına Dokundurmamak İçin Mücadeleye!

02.02.2016 | Taylan YÜCEL
1937 yılından beri, Türkiye işçi sınıfı kıdem tazminatı hakkını kullanıyor ya da kullanmaya çalışıyor. Uzun yıllardır, patronlar ve hükümet, kıdem tazminatının fona dönüştürülmesi gerektiğini savunuyor. Önceki yıllarda bu hakkın gaspına yönelik girişimlerde bulunulsa da, azımsanmayacak bir işçi muhalefetiyle karşılaşılmasından dolayı, saldırı geçici olarak rafa kaldırılmıştı. Lâkin Başbakan yardımcısı Lütfü Elvan, Şubat sonuna kadar, yasal düzenlemeyi çıkaracaklarını belirtti. İşçi sınıfının elinde kalan son kazanımlardan biri olan kıdem tazminatı, bugün her zamankinden daha güçlü bir tehdit altında.

Devamını Oku

Mustafa Koç ve Kişileşmiş Sermayenin Ölümü

02.02.2016 | Güven YALÇIN

21 Ocak Perşembe Türk burjuvazisinin en kara günlerinden biri olarak tarihe geçti. Türkiye’nin en zengin ailesinin bir numaralı ismi Mustafa Koç evinde spor yaparken kalp krizi geçirdi ve öldü. İlk müdahale Beykoz Devlet hastanesinde yapıldı, ardından kendine ait helikopterle yine kendine ait Amerikan Hastanesi’ne nakledildi. Muazzam bir sömürü imparatorluğunun bu “işçi dostu” patronu yine de ölümden kurtulamadı. Ne de olsa Azrail’in hesabında para işlemiyordu!

Devamını Oku

BROŞÜRLERİMİZ Broşürlerimizin PDF versiyonlarını buradan indirebilirsiniz.