12 Eylül Faşizmi Üzerine

12.09.2013 | Sinan KARASU

Devrimci hareketi bastıran her askeri darbeye faşizm denmez. 1934’te İspanya’da Asturias Komünü’nü bastıran güç yine Franco’dur, ama 1934’te faşizm kurulmamış, aksine birkaç yıla kalmadan büyük bir kitle hareketi ortaya çıkmıştır. Neden? Aynı soruyu Türkiye için de sorabiliriz: 12 Mart’ta ordu neden bir faşist diktatörlük kurmamıştır da, yine birkaç yıl sonra büyük bir kitle hareketinin doğmasına olanak tanımıştır? 12 Eylül’ü sıradan bir askeri diktatörlükten ayıran özellik, faşizmin iktidara yürüme sürecinde bir sivil faşist hareketin ve ana çekirdeği küçük burjuvaziden oluşan geniş bir hoşnutsuzlar katmanının varlığıdır.

Devamını Oku

Kelebeğin Rüyası: Onlara Mükellef, Bize Mükellefiyet

27.02.2013 | Vedat AKIN

kelebeğin rüyası

Mükellef kelimesi benim için vergi meselelerinde geçen bir kelimeden başka bir anlama sahip değildi, herkes gibi benim de ara ara duyduğum ve kullandığım “mükellef sofra” tabirini saymazsak. O yüzden pek kullanmadığım ve önemsemediğim bir kelimeydi. Ta ki Kelebeğin Rüyası filmini izleyinceye dek. Filmi izleyince bu kelimeden hoşlanmadığımı anladım. Kelimenin kalıcı ve sevimsiz bir anlamı daha var artık: Mükellefiyet Dönemi. Filmde bu toprakların kodamanlarının, kimlerin üzerine basarak yükseldiğine ve kimlerin onurlarını ayaklar altına aldıklarına şahitlik ediyoruz.

Devamını Oku

Rosa Luxemburg ve Devrimci Marksizm

20.01.2013 | Deniz KÖKSAL

Marx ve Engels’le başlayan devrimci Marksist geleneği haklı olarak Lenin ve Troçki’ye bağlıyoruz. Bu dört isim devrimci geleneğimizde teori ve pratikleriyle diğer sayısız devrimci ve sosyalistten ayrı bir yere koyulmayı hak ediyorlar. Teorik açıdan bakıldığında Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht enternasyonal sınıf mücadelesinde belki bu dört isim kadar ağırlıklı bir yere sahip olamamışlardır, ama birçok konunun devrimci hareketin gündemine ilk kez gelmesiyle de bağlantılı olarak muazzam zorluklarla boğuştukları koşullarda hep doğru safta yer almayı başarmışlardır. Tüm bu nedenlerle devrimci Marksizm Rosa Luxemburg’dan ayrı düşünülemez. Rosa’nın yanlışları doğrularının yanında bir hiçtir ve onu Lenin’den ayrı düşünmek imkânsızdır. Lenin’in harikulade tasviri bu konuda söylenebilecek son sözdür: “Kartallar bazen tavuklardan aşağılarda uçabilirler, ama tavuklar asla kartalların katına yükselemezler.”

Devamını Oku

Komünist Enternasyonal Nasıl Tasfiye Edildi?

08.11.2012 | Harun YILMAZ
Troçkizme hiçbir belge, kanıt veya –iş oraya geldiyse– mantıklı bir görüş sunmadan “tasfiyeci”, “karşıdevrimci”, “oportünist” gibi suçlamalarda bulunmak Stalinizmin neredeyse bir asırlık tarihinin en nadide pratiğidir. Fakat Lenin’in de sevdiği bir lafla, gerçekler inatçıdır. Kuru sloganlara ve iftiralara inat, işçi sınıfı mücadelesinin tarihi kimin tasfiyeci olup kimin olmadığını açıkça ve belgelerle göstermektedir. Komünist Enternasyonal bundan yaklaşık 70 yıl önce, 15 Mayıs 1943’te Stalinist bürokrasi tarafından tasfiye edildi. Zaten 15-20 yıldır Stalin ve şürekâsının elinde kuklaya dönüşmüş olan ve göstermelik kongreleri bile düzensiz toplanan Komintern, bu kez kongre toplama gereği bile duymadan ibretlik bir açıklamayla lağvedildi. Birkaç sayfalık bu bildiri işçi sınıfının devrimi için Enternasyonal bir komünist partinin gerekli olduğunu reddeden Stalinist ve merkezci akımların o günden beri başlıca, hattâ neredeyse tek cephaneliği olmuştur.

Devamını Oku

Carrar Ana’nın Silahları ve İspanya İç Savaşı

29.10.2012 | Sinan KARASU

İspanya İç Savaşı (1936-39) yirminci yüzyılın ve aslında tüm insanlık tarihinin en önemli birkaç olayı arasındadır. İşçi sınıfının Avrupa’daki en kitlesel hareketine burjuvazinin darbeyle yanıt vermesi üzerine başlayan iç savaşta, dünyanın bütün büyük güçleri –insanlığı ikinci paylaşım savaşında bir kez daha milyonlar halinde katletmeden önce– kozlarını paylaşmış, böylece İspanya iç savaşı uluslararası bir iç savaşa dönüşmüştü. İşte Bertolt Brecht’in bu iç savaşta geçen Carrar Ana’nın Silahları (1937) adlı oyunu bu sezon Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahneleniyor. Brecht’in oyununu izlerken, bir yandan devrimci sanatın nadide bir örneğine hayran kalıp, diğer yandan İspanya İç Savaşı’nın trajedisini hatırlayıp kahrolmamak mümkün değildir.

Devamını Oku

Devrim Kaçkınlarının Kâbusu: “Ortodoks” Marksizm (3. Bölüm)

08.10.2012 | Harun YILMAZ
Marksizmin bu zamana kadarki tarihi aynı zamanda Marksizmin krize girdiği iddialarının tarihidir. Marksizmin krize girdiği, eskidiği, eskisi gibi(!) geçerliliğinin kalmadığı vs. iddiaları, devrimci bir eylem programı olarak Marksizmi benimseyen bir devrimcinin her dönemde karşılaştığı başlıca engellerden biridir. Her devrimci kuşak pek çoğu aynı olan, ama her seferinde farklı bir renge bürünen bu iddialara yanıt verme zorunluluğu duyar. Bu nedenle olsa gerek Troçki de 1939’da yazdığı konuyla ilişkili makalesine “Bir Kez Daha ‘Marksizmin Krizi’ Üzerine” adını vermiştir. Gerçekten de her dönem yeni isimler alsa da –o dönemde “Marksizmin krizi” revaçtayken, son birkaç kuşak ise “çağı yakalamak” gerektiği teraneleriyle büyümüştür– içerik ve saikler hep aynı kalmıştır.

Devamını Oku

Devrim Kaçkınlarının Kâbusu: “Ortodoks” Marksizm (2. Bölüm)

30.09.2012 | Harun YILMAZ
Stalinizmin karşıdevrimci politikaları İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında diğer Avrupa ülkelerinde de sahnelendi. Bu durum Avrupa işçi sınıfında ve aydınlarda Marksizme karşı büyük bir soğukluk yarattı. Stalin savaştan hemen sonra ABD ve İngiltere’yle yaptığı bir dizi konferansta dünyayı nüfuz alanları temelinde paylaşmış, bu plan çerçevesinde Avrupa devriminin önü kesilmişti. Yunanistan’da faşizme karşı mücadele yürüten partizanlar Churchill’le yapılan anlaşma nedeniyle yalnız bırakılmış ve iktidar kralcıların eline geçmişti. Fransa’da ve İtalya’da çoğunluğu ve gücü elinde bulunduran “komünistler”, bıkıp usanmadıkları “Halk Cephesi” politikasının bir ürünü olarak burjuvaziyle birlikte koalisyon hükümetleri oluşturmuştu. İtalya’da “Komünist” Parti Mussolini’nin kumandanlarından Mareşal Bodaglio’nun kralın icazetiyle kuracağı hükümeti tanıyacağını açıklamış ve üstelik kurulan koalisyona ortak olmuştu.

Devamını Oku

Devrim Kaçkınlarının Kâbusu: “Ortodoks” Marksizm

21.09.2012 | Harun YILMAZ

Özellikle de 1945’ten sonra sayısız akademisyen, siyasetçi ve araştırmacı Marksizmle ilgili “yeni” düşünceler ortaya attıkları kitaplar yayınlamaya başladı. Marksizmin düzeni değiştirme konusundaki potansiyelini gören ve haklı olarak bunun çekiciliğine kapılan birçok genç devrimci adayının önüne yalnızca inzibatî önlemlerle geçemeyeceğini gören burjuvazi, ideologları aracılığıyla piyasaya çeşitli “Marksizm” anlayışları sürmeye başladı. Bunların içinde Marksizmi “aşmış” ağır(başlı) sosyalist görüşler ya da Marksizmi çürüten liberal görüşler olduğu gibi, Marksizmi kitabından öğrenmeyi vaaz eden ve diğerlerinden farklıymış görüntüsü çizen bir eğilim de vardı. Hepsinin ortak yönü Marksizme yolu düşenlere bir “alternatif” sunuyor olmasıydı.

Devamını Oku

Bir Devrimci Parti Teorisine Doğru (4. Bölüm)

29.01.2012 | Sinan KARASU

V. I. Lenin

Lenin devrimci mücadeleye İkinci Enternasyonal’de cisimleşen uzlaşmacı parti anlayışını sahiplenen bir sosyalist olarak girmiş, çok geçmeden bu örgütlenme tarzına tümüyle bilinçli diyemeyeceğimiz bir tarzda karşı çıkmaya başlamış, fakat bu modelin özünü sorgulamak yerine tekil sapmaları ve yanlışları hedef tahtasına koymuştur. Menşevikler İkinci Enternasyonal’in teorik ve örgütsel görüşlerinin Rus çeşidinden başka bir şey olmamasına karşın ve Lenin Rusya özelinde Menşeviklerle (yani İkinci Enternasyonal’le) gecikmeden hesaplaşma içine girmesine karşın, sorunun esas kaynağına, yani İkinci Enternasyonal’de cisimleşen uzlaşmacı parti (kitle partisi) anlayışına saldırmamış ve oradan kopma yoluna gitmemiştir. Kopması için 1914’teki büyük ihanetin yaşanması gerekmiştir.

Devamını Oku

Bertolt Brecht ve Sezuan’ın İyi İnsanı

22.01.2012 | Sinan KARASU

Bertolt Brecht

Brecht kapitalist düzenin, erkek egemen sınıflı toplumun ahlak anlayışını kabul etmez ve oyununa “iyi insan” olarak toplumun en dışlanmış, ötekileştirilmiş kesimlerinden birini, bir fahişeyi seçer. Burjuva ahlak anlayışının ve onun yarattığı düzenin insan yerine bile koymadığı, bedenini satmak zorunda kaldığı için hayatı zindan ettiği fahişeler, Brecht’in oyununda Şente’nin (Shen Te) şahsında bu dünyayı baş aşağı çevirir. Şente oyunun başında tanrılara bedenini sattığı için iyi insan olamayacağını anlatmaya çalışır, tanrılar bunu önemsemezler. Tarafsız bir gözle (yukarıdan inmiş üç çift gözle!) bakıldığında, bedenini satmayan var mıdır ki kapitalist dünyada? İnsanın parça parça, bir hiç uğruna ve dahası en pis işlerde kullanılması adına sattığı emeğinden daha mı değerlidir bedeni?

Devamını Oku

BROŞÜRLERİMİZ Broşürlerimizin PDF versiyonlarını buradan indirebilirsiniz.